TÜRK DEVRİMİ | ÇAĞDAŞ ULUSAL ÇİZGİ
Ana Sayfa
Dolar : 3,8897 Euro : 4,5816 Bist : $16.596
Ana Sayfa >> TÜRK DEVRİMİ10.11.2015 22:34

TÜRK DEVRİMİ

TÜRK DEVRİMİ


Fethi Karaduman


Bu haber 1292 kez okundu.

Türk Devrimi; “Bir uygarlık tasarımı”dır. Bu devrim; eğitimi, bilimi, tekniği, kültür ve sanatı ile bütüncül bir modeldir. Geçmişte olduğu gibi bugün de, gelecekte de tüm dünyaya örnek olacaktır. Çünkü temelinde bilim ve akıl vardır.

Temel Felsefesi : 
Aydınlanma

Hedefi (Amacı, Ereği) : 
Çağdaş Uygarlık

Esasları (Ana Öğe, Temel):
Tam Bağımsızlık, Ulusal Egemenlik, Özgürlük

İlkeleri :
Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.

Ülküsü : 
Yurtta Barış, Dünyada Barış.

Kaynağı : 
Bilim ve akıl


Toplumsal Yönü : 
Laik, Sosyal Hukuk Devleti

Ekonomisi : 
Devletçi,  Halkçı ,Bağımsız, Sosyal Devlet
           

Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devrimi; bilim ve akıl temelinde yükselerek, çağdaş uygarlık yolunu açar. Bu yönüyle de Tanzimat döneminde yapılan yeniliklerden nitelik ve nicelik olarak büyük farklılıklar gösterir.

Osmanlı ıslahatçılığı akıl ithal etmeye çalışıyordu ve medenileştirilmekten söz ediyordu. Türk aydınlanması ise özgür aklın, ulusun bünyesinde yerleşerek, yeşermesini hedefliyordu. Atatürk Devrimi’nde aydınlanma soyut bir değer değildi. Osmanlı ıslahatçılığı, bağımlılık içinde ve yarı sömürge koşullarında gerçek bir aydınlanmanın olamayacağının farkında olmadığı için taklit olarak kalmış, akıl ve uygarlık ithali veya tekniğin transferi gibi ikilemler arasında bocalamıştı. Osmanlı ıslahatçıları ve mütareke İstanbul unun mandacıları, Batının bizi uygarlaştırmasından söz ederken ve onu beklerken, Atatürk “Türklüğün unutulmuş uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği” diyordu. O “Unutulmuş büyük uygar niteliği ve uygar yeteneği” yeniden bulmak ve onunla çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve aşmak[i].

Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirilen Türk Devrimi, 1930’ların dünyasında en ileri demokrasiyi uygulayarak da tüm dünyaya örnek oldu. Avrupa’da faşizm rüzgârları eserken Atatürk, yeni kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni ulusal egemenlik temelinde yükselterek ileri düzeyde demokrasinin de yapılanmasını gerçekleştiriyordu. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nde var olan demokrasi ortamı nedeniyle Hitler Almanya’sından kaçan 142 Alman bilim insanını Türkçe öğrenip, Türkçe ders verme koşuluyla Ankara’ya kabul ediyordu.

Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsızlık, ulusal egemenlik ve özgürlük temellerinde yükselir. Ana omurgası da, Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimciliktir.

ATATÜRK İLKELERİ

Cumhuriyet çocuklarının, cumhuriyetin anlamını ve kaynaklarını bilmeleri gerekiyor. Onların Cumhuriyete karşı borçları ve ödevleri vardır. Devrimcinin bilmesi gereken ilk nokta, Cumhuriyetin halkın emeği ve kanı ile kurulmuş olması gereğidir.

Ceyhun Atuf Kansu

M. Kemal Atatürk’ün Devrim ve İlkelerini; O’nun sözlerinden, düşüncelerinden, eylemlerinden,   “Büyük eseri” Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından anlayabiliriz. 1937 yılında Anayasaya da giren Atatürk’ün altı ilkesi de, Devrimiyle bir bütündür, iç içedir.

Atatürk, Türkiye aydınlanmasının kaynağı, ulusal değerlerimizle varlıklarımızın simgesi, Türkiyemizle özdeşleşerek kurumlaşan üstün nitelikler anıtıdır. Atatürkçü (Kemalist), Atatürk ilkelerini benimseyip özümseyen, Atatürk’ün yapıtlarını koruyup güçlendiren, O’na yaraşır olma çabasıyla yaşamını sürdüren ahlaklı, bilgili, çalışkan, yürekli, devingen-devrimci, yurtsever, örnek yurttaştır. Atatürk ilkeleri, başta tarihsel simge “altıok”la özetlenen, yaşam felsefemiz, Türkiye’yi Türkiye yapan, ülkemize ve ulusumuza özgü, kendini yenileyen, her birini birer “altın ok” saydığımız, Atatürk’ün çağdaş uygarlık düzeyini, sonsuzluğa uzanan yönü ve yolu gösteren tüm ilkelerdir. Barış, demokrasi, bilimsellik, akılcılık, eşitlik, dostluk, kültür, sanat ve spor yandaşlığı gibi… Atatürk ilkeleri, Türkiye’nin varlık-yaşam çizelgesi, Türkiye’ye özgü bir düşünce dizgesidir[ii].       

CUMHURİYETÇİLİK

Millet tarafından, millet adına devleti idareye yetkili bulunanlar için gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, kayıtsızlık ve isteksizlik gibi hareketlerle uzlaştırılamaz.

M. Kemal Atatürk 

Halkın kendi kendisini yönetmesini devletin temeli sayan ilke Cumhuriyetçiliktir. Egemenliğin bir kişiye ya da kişilere ait olmadığı, ulusun seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetime dolaylı olarak katıldığı, yönetim biçimine Cumhuriyet adı verilir.

Toplumları yöneten Krallar, Padişahlar, Sultanlar…-adı ne olursa olsun-, egemenlik gücünü Tanrı adına kullandıklarını ileri sürerek, tartışılmaz bir erk, otorite olarak yüzyıllardır halkları yönetmişlerdir. Batı’da Aydınlanma ile birlikte egemenlik kavramı gökyüzünden yeryüzüne indirilerek, egemenlik gerçek sahibi olan ulusa verilmiştir. Böylece halkı, kul, köle olarak gören anlayış tarihin derinliklerine gömülmek istenmiştir.

İstanbul’un işgalinden bir gün önce kendisini ziyarete gelen Meclis heyetinden Rauf Bey’e, Padişah Vahdettin halkı nasıl gördüğünü şu sözlerle anlatıyordu:

“Rauf Beyefendi, bir millet var koyun sürüsü… Bir çoban var o da ben!”

Padişah Vahdettin’in “Koyun sürüsü” olarak nitelediği “Tebaa”sı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimine katılan, istencini (iradesini) devlet yönetimine egemen kılan, onurlu yurttaşlar durumuna gelmiştir. Ayrıca o günlerde, Cumhuriyetin kadın haklarında sağladığı gelişmeler de birçok Avrupa ülkesinden bile ileridedir. Cumhuriyetin sağlam temellerin üzerine örülmeye başlanan yapı taşları, Cumhuriyetçilik ilkesiyle sürdürülmüştür.

Ulusu “Sürü” olarak gören düşünce Cumhuriyetle birlikte yerle bir edilmiştir.

Cumhuriyet, Türk insanına aklını kullanan, özgür düşünceli, “Yurttaş” kimliğini vererek onu devlet yönetiminde söz ve hak sahibi kılmıştır.

“Demokrasinin tam ve belirgin olarak uygulandığı hükümet biçimi Cumhuriyet’tir” diyen Atatürk; Cumhuriyetin 10 yılında yaptığı konuşmada da: “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemiyle devlet biçimi demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk. On yaşını doldururken demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulanmaya konmalıdır”, derken gelecek kuşaklara Cumhuriyeti korumakla birlikte onu geliştirmeyi de görev olarak vermiştir.

Prof Dr. Afet İnan “M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım” adlı kitabında; yönetim biçimlerine değindikten sonra, Cumhuriyet yönetiminde; yöneticilerin halka hesap vermesinin, düzenin doğal sonucu olması gerektiğine vurgu yapar:

“Dünyada devletlerin biçimleri yekdiğerine nazaran bazı farklarla değişir, bununla beraber, bütünü incelediğimiz biçimlere çevrilebilir: hükümdarlık; oligarşi; halk cumhuriyeti.

Kendine özel bir din katan (teokratik) devlet vardır. Rus Çarlığı ile Osmanlı Saltanatı böyleydiler. Çar kilisenin reisi, Sultanlar da halife unvanı takınmışlardı.

Keza, dini siyasetten ayırmış, laik hükümetler vardır. Amerika, Fransa, Türkiye Cumhuriyeti gibi…

Hükümdarlıklarda devlet başkanı makamına miras yoluyla gelinir.

Cumhuriyet, milletvekillerinden oluşan Meclisin ve belirli zaman için seçilmiş devlet reisi ile Hâkimiyet-i Milliye’nin (Ulusal Egemenliğin) korunmasının en iyi zeminidir.

Cumhuriyette Meclis, Cumhurbaşkanı ve Hükümet Başkanı halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapmazlar. Çünkü bunlar bilirler ki kendilerini iktidar ve yetkili mevkiye, belirli bir zaman için getiren irade ve egemenliğin sahibi olan millettir ve yine bunlar bilirler ki iktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı vaziyet ve görevlerini kötü niyetle kullandıkları takdirde, şu veya bu tarzda milli iradenin, kendi haklarında da belirmesi durumuyla karşı karşıya kalabilirler. Millet tarafından, millet adına devleti idareye yetkili bulunanlar için gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, kayıtsızlık ve isteksizlik gibi hareketlerle uzlaştırılamaz.

Hâlbuki kuvvetinin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini ve yalnız O’na karşı ahirette hesap vereceğini düşünen, devleti, memleketi kendisine miras kalmış bir malikâne kabul eyleyen bir hükümdar, her türlü kayıttan kendini kurtulmuş görür. Böyle bir yönetimde, milletin benliği, hürriyeti söz konusu bile olamaz. Bundan dolayı yetkisi sınırlı bile olsa, hükümdarlık şekli demokrasiye, Hâkimiyeti Milliye prensibine uygun değildir. Hükümetin, sınırlı insanların, sınıfların elinde bulunması dahi, millet varlığının asla kabul edemeyeceği bir niteliktir. Bütün milletin, ekseriyetle devlet idaresine katılmasına engel olan bu (oligarşi) usulü de bir zümrenin kendi menfaatlerini temin için bütün millete ait egemenliği zor alımdan başka bir şey değildir[iii].

Atatürk “Yurttaşlık Bilgileri” adlı ders kitabında, Cumhuriyetle özdeşleştirdiği demokrasi hakkındaki düşüncelerini de özetlemiştir:

“Demokrasinin tam anlamıyla ülküsü, bütün ulusun aynı zamanda yönetici durumda bulunabilmesini, hiç olmazsa devletin son iradesinin, ulus tarafından dile getirilip gösterilmesini ister.” (katılımcı demokrasi)

“Demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulayımını sağlayan yönetim biçimi Cumhuriyet’tir. Cumhuriyette son söz, ulus tarafından seçilmiş Meclistedir… Ulus, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar.”

“Cumhuriyette Meclis, Cumhurbaşkanı ve Hükümet, halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve huzurunu düşünmek ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar.”

“Yurttaş özgürlüğünü tanıyan, ona saygı gösteren, onun sağlanması ve korunmasını, en birinci görev olarak kabul eden siyasal yönetim biçimi doğaldır ki, demokrasi temeline dayanan Cumhuriyet’tir.

Atatürk için, Kemalizm’in  “Cumhuriyetçilik” ilkesi, “Demokrasi”yi de kapsamakla birlikte ondan daha da ileride bir düzeni çağrıştırmaktadır.

Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesinin de belirli koşulları vardır. Sanayileşme, kentleşme, yoksulluktan kurtulma, belirli bir eğitim düzeyine ulaşma… Çoğulcu, tek bir gücün egemen olmasına izin vermeyecek ölçüde güçlerin paylaşıldığı, gücün gücü dengelediği, örgütlü bir toplum… Yaygın ve etkili bir kitle iletişim ağı… Bunlar bir anlamda demokrasinin “nesnel” koşullarıdır.

Demokrasinin bir de “öznel” koşulu vardır: Demokratik kültür.. “Hoşgörü ve uzlaşmaya” dayalı olan demokratik kültür ise, ancak demokrasinin bir yaşam biçimine dönüşmesiyle ve uzun zamanda oluşur[iv]

 Öz olarak Cumhuriyetçilik;

Halkın kendi kendini yönetmesi düşüncesiyle temellendirilen,

Egemenliğin ulusun elinde olduğu yönetim biçimini esas alan,

İnsanların kulluktan yurttaşlığa geçmesini sağlayan,

Katılımcı demokrasi anlayışını özünde taşıyan, ilkeler bütünüdür. 

ULUSÇULUK

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.

 M. Kemal Atatürk

Ulus devlet, feodal toplum yapısının çökmesinin ardından ortaya çıkmıştır.

“Millet” sözcüğü Arap kökenli olup din topluluğu, cemaat anlamına geldiğinden “Milliyetçilik” sözcüğü yerine Ulusçulukkullanılması yeğlenmiştir.

Genel olarak ulus kavramı; aynı tarihsel kökten gelen, kültür ve gelenek ortaklığı gösteren, genellikle aynı topraklarda ve ekonomik alanda yaşayıp, aynı dili konuşan insan topluluğu anlamına gelir.

1924 Anayasası Türk sözcüğünün siyasal ve sosyal yönden çok açık tanımını yapmıştır: “Türkiye halkına din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık yönüyle Türk ıtlak olunur (denir) (md.88). Anayasa, dinsel ve ırksal farklılıkların bulunduğunu, ancak “Türk”lük sıfatının dinsel ve ırksal bir anlam taşımadığını, yalın bir dille belirtmiştir. Bu tanım, Cumhuriyet yönetiminin ulusçuluk anlayışını da ortaya koymaktadır.

Kemalizm / Atatürkçülükte Ulusçuluk, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı, insancıl ve evrensel bir öz taşır, soyu ve dini temel alan bir anlayışına dayanmaz.

Ulusçuluk ilkesi; aynı zamanda ülkenin bütünlüğünü ve ulusun birliğini amaçlayan bir ilkedir.

Atatürk, 5 Kasım 1925 günü Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşmada, Türk Ulusçuluğunun ortak bağ olma niteliğini özlü biçimde vurgular:

“Ulusun varlığını sürdürebilmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri sürüp gelen biçimini, niteliğini değiştirmiş; ulus bireylerini, din bağı- mezhep bağı yerine, Türk Ulusçuluğu bağıyla toplamış, bir araya getirmiştir.”

Atatürk Ulusçuluğu Yurttaşlık Bilgileri kitabında da tanımlar:

“Ortak geçmiş, tarih, ahlak anlayışı ve hukuka sahip olan bireyler ulusu oluşturur.”

“Ortak geçmiş, birlikte yaratılmış ve yaşanmış tarih, vicdanları ve kafaları doğrudan birleştiren ortak dil, ulusların oluşumunda önemli etkenlerdir. İkincil öğeler:

a.     Zengin bir anı kalıtına (mirasına) sahip bulunan,

b.     Birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada içtenlikli olan,

c.     Ve sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeleri olan ortak insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir.”

“Din birliğinin bir ulusun kuruluşunda etkili olduğunu söyleyenler vardır ki, biz, bizim gözümüzün önündeki Türk Ulusu tablosunda bunun tersini görmekteyiz. Türkler, İslam dinini benimsemeden önce de büyük bir ulus idi.”

“Bir kültürden olan insanlardan oluşan topluluğa ulus denir.” tanımını yapan Atatürk, ayrıca Ulusu oluşturan en önemli öğenin “Ortak kültür” olduğu vurgular.

Yine, Yurttaşlık Bilgileri kitabında, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” sözleriyle Türk kavramına ırksal ve dinsel bir anlam yüklemediğini gösterir.

Kemalist milliyetçiliğin (ulusçuluğunun) içe yönelik hedefi, çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus ne “ırkçı” ne de “ümmetçi” bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk’e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öğe, ortak tarih, o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep “Türkiye Milleti” deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin “Ne mutlu Türk olana” dememiş, “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir. O’nun için “Türk”, Anadolu toprakları üzerinde “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların adıdır[v].

Atatürk’ün Ulusçuluğu; Kurtuluş Savaşı’nın içinden doğduğu için emperyalizme karşıdır. Bağımsızlıkçıdır, saldırgan, yayılmacı değildir. Barışçıdır: “Yurtta barış, dünyada barış” sözleriyle barışçılık özelliğinin kapsamı gösterilmektedir.

Atatürk’e göre: “Türk Ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte, Türk toplumunun kendine özgün niteliklerini başlıbaşına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.”

Atatürk, ulusun kalkınmasını ve mutluluğunu isteyen bir ulusçu idi. O’nun ulusçuluğu, yalnızca kendi ulusunu düşünen bencil bir ulusçuluk da değildi, bütün insanlığı düşünen, başka uluslara da eşit haklar tanıyan, ezilen ulusların sömürüden kurtulmasını isteyen, insancıl evrensel bir ulusçuluk anlayışı idi.

“Bize ulusçu derler, ama biz öyle ulusçularız ki bizimle işbirliği yapacak bütün uluslara saygı duyarız. Onların ulusçu görüşlerini gerekçeleriyle tanırız. Bizim ulusçuluğumuz, başka uluslara yukardan bakan bencil bir inanç değildir.” Atatürk’ün, Ulusal Kurtuluş Savaşının başlarında, 14 Ağustos 1920 günü, Meclis’te yaptığı bir konuşmada söylediği bu sözler  ulusçuluk ilkesine bakışındaki evrensel boyutu göstermektedir.

Uluslaşma sürecine, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu da önemli katkı sağlamıştır. Yine, Halkevleri, Halkodaları ve Atatürk döneminde temelleri atılan Köy Enstitüleri uluslaşma ve çağdaşlaşmaya giden yolda yer alan önemli eğitim ve kültür kurumlardır.

Öz olarak Ulusçuluk;

M. Kemal Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” sözlerinde anlam kazanan, “Bir kültürden olan insanlara ulus denir.” tümcesiyle Atatürk tarafından tanımlanan,

Cumhuriyeti, ortak kültür, ortak tarih, ortak dil öğeleriyle kaynaştırıp biçimlendiren,

Soy, din, mezhep ayrılıkları gözetmeden, ulusal ant sınırları içerisindeki bütün insanları bu ülkenin onurlu yurttaşları sayan,

İnsancıl, barışçı, sömürgeciliğe ve yayılmacılığa karşı çıkan özellikleri de içinde barındıran, ilkeler bütünüdür.

HALKÇILIK

Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.

M. Kemal Atatürk            

Ulusal Kurtuluş Savaşının başlarında, 14 Ağustos 1920 günü, M. Kemal Meclis’te yaptığı bir konuşmada, “İyice incelenirse görülüyor ki bizim ilkemiz –ki halkçılıktır- bütün gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesi, halkın elinde bulundurmasıdır. Bu hiç kuşkusuz dünyanın en güçlü ilkesidir.”sözleriyle halkçılık ilkesi ile ulusal egemenlik arasında doğrudan bağ kurmuştur.

M. Kemal Atatürk Bursa halkına yaptığı bir konuşmada da (1922), ulusal devrimin temellerini açıklamıştır: “Halk yönetimidir, ulusal devrimin temeli. Öyle ise halkla birlikte, halk için, halk yararına yapılacaktır her şey, her değişim, her dönüşüm halk eliyle halk için olacaktır.”

Halkçılık; halkı gözeten, halktan yana tavır koyan, emeğe, çalışana saygı gösteren bir toplumcu yoldur. Ulusal egemenlik, yönetim gücü halkındır, halk yararına kullanılır.

Halkçılık ilkesi ile halkın üretim ve yönetim kararlarına doğrudan katılmasının sağlanması, egemenlik haklarına sahip çıkan, bilinçli yurttaşlar yaratılması da amaçlanmıştır.

Hükümet, 18 Eylül 1920 günü Meclise bir Anayasa tasarısı ve bu tasarı için bir gerekçe özelliğinde olmak üzere bir halkçılık programı getirir. Özel bir komisyona gönderilen program ve tasarı iki ay sonra Mecliste görüşülmeye başlanır. Özel komisyon programı, düşüncelere dokunmadan, bildiri biçimine getirerek Meclisin önüne getirir. Meclis bu bildiriyi hiç tartışmadan aynen kabul eder. Bu bildirideki görüş ve düşünceler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden olan Halkçılık ilkesinin de dışavurumudur:

“Türkiye halkı emperyalizm ve kapitalizmin baskısı ve zulmü altındadır. Büyük Millet Meclisinin tek ve kutsal emeli, Türk Halkını emperyalist ve kapitalist baskısından kurtaracak kendi irade ve egemenliğinin sahibi kılmaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu maksatla kurulmuş bir ordusu vardır. Orduya emir ve kumanda yetkisi Meclisin manevi kişiliğine aittir.

Halkın öteden beri içinde bulunduğu sefaletin nedenleri kaldırılarak, yerine gönenç ve mutluluk getirmek Meclisin başlıca hedefidir. Toprak, eğitim, adalet, maliye, ekonomi ve evkaf işleriyle diğer bütün kurumlar halkın gereksinmelerine göre yenilecektir. Bunun için gerekli politik ve sosyal prensipler, ulusun ruhundan alınacaktır.”

Atatürk’ün Cumhuriyeti, hiçbir ülkede yüklenmediği bir yükümlülüğü onurla sırtında taşır: “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.” 1Kasım 1928 günü Meclis’i açarken yaptığı konuşmada, Emlak ve Eytam Bankasının öksüzlere yardım konusundaki çalışmalarından övgüyle söz eder:

“Öksüzlerin haklarını korumak için aldığımız tedbirlerin bugünkü verimi gerçekten sevindiricidir. Üç yıl önce, eski anlayış, davranış ve uygulanışlardan ancak 380 bin liralık bir kalıntı ele geçirebilmiş olan Cumhuriyet yönetimi, bugün Emlak ve Eytam Bankasına 6.220 bin lira aktarmış bulunuyor. Cumhuriyetin, daha çok kimsesizlerin kimsesi olduğunu yeniden ispatlayan bu sonucu sevinçle bilginize ve beğeninize sunuyorum.”

M. Kemal, 1921’de TBMM’de yaptığı bir konuşmada halkçılık ilkesini toplumsal bir uğraş olarak da irdeler:

“Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız. Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmak zorunda olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bu hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin, bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. Halkçılık toplumsal düzeni çalışanın emeğine, hukukuna dayamak isteyen bir uğraştır.”

Asalak yaşamı yeren, çalışana ve emeğe büyük değer verdiğini her yerde belirten Atatürk, Kurtuluş Savaşı sürerken bu konuyu TBMM’de dile getirir: “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi gerçek üretici olan köylüdür. Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeği bilmemiş olmamızdır.”

Atatürk 1931 yılında başkanlığına seçildiği CHP’nin kurultayında Halkçılığı bir kez daha tanımlar:

 “İstenç (irade) ve egemenliğin kaynağı ulustur. Bu istenç ve egemenliğin, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşılıklı görevlerinin hakkıyla yerine getirilmesini düzenleme yolunda kullanılması büyük esastır.”

“Yasalar önünde mutlak bir eşitlik kabul eden ve hiçbir kişiye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir cemaate ayrıcalık tanımayan kişiler halktandır ve halkçıdırlar.”

Halkçılık; ayrıcalıksız, sınıfsız bir toplum öngörür. Her türlü ayrıcalığa ve seçkinciliğe karşı olan Atatürk, eğitimi yalnızca ayrıcalıklı kişilerin yararlanabileceği bir sistem, onlara ayrıcalık sağlayan bir unsur olmaktan çıkarmak, halkın kolay yazabilmesini sağlamak için Yazı Ve Dil Devriminden yararlanır. Aslında bu devrimin bir amacı da halkın okuma yazmasının kolaylaştırılmasıdır.

Çalışanın hakkını koruyarak, emeği en yüce değer olarak tanımlayarak, toplumsal, siyasal, hukuksal, ekonomik alanlarda eşitlik ilkesini gözeterek halkın eğitim, sağlık gibi hizmetlerini öncelikle yerine getirerek (sosyal devlet), halkçılık ilkesinin özüne uygun davranılmış olunur.

Öz olarak Halkçılık;

Halka, egemenlik ve yönetim hakkı başta olmak üzere özgürce yaşama olanakları sunan,

Üretici köylüye, emeğe değer veren,

Hiçbir kişiye, sınıfa, topluluğa ayrıcalık tanımayan,

Tüm yurttaşların yasalar önünde eşit olmasını öngören,

Tasada ve kıvançta ortak bir ulus hedefleyen, ilkeler toplamıdır. 

DEVLETÇİLİK 

Ulusal egemenlik, ekonomik egemenlikle sağlanır.

M. Kemal Atatürk 

Batılı ülkeler zenginleşir ve gelişirken sadece geri kalmış ülkeleri sömürmemişler, aynı zamanda kendi halklarını –insancıl olmayan koşullarda- kuşaklar boyu çalıştırmışlardır. Batı Kapitalizminin gelişiminin temelini oluşturan, yoğun emek ve kaynak ile sağlanan sermaye birikimi, sömürüden beslenmekteydi.

Türkiye’nin ise, zaten kendisi geri kalmış bir ülke idi. ne sömürgeleri vardı, ne de yüzyıllar boyu bekleyecek zamanı. Halkı sırtından, birkaç kuşağı daha yoksul tutma pahasına gerçekleştirilecek bir kalkınma ise, Kemalizm’in “Halkçılık” özüne aykırıydı.

Bu durum karşısında, 1923–1930 döneminde, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimden de beklendi. Ama bu işlevi yerine getirebilecek olan özel kişilerin ise ne yeterli parası, ne yeterli deneyimi, ne de yeterli teknik bilgisi vardı. Devletin ise ödenmesi gereken Osmanlı borçları vardı. Ayrıca Lozan Antlaşması’na bağlı Ticaret Sözleşmesi’nin bazı hükümleri, devletin ekonomik yaşama kapsamlı bir biçimde karışmasını engelliyordu. Dünyayı sarsan 1929 bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. İşte Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için “Devletçilik” ilkesini, böyle bir sürecin sonunda benimsedi. Böylece hem altyapı ve sanayi devlet eliyle kurulabilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı[vi].

Gerçekten de, Genç Türkiye Cumhuriyeti; kapitülasyonlarla ve borçlarla ekonomisi çökertilmiş, Maliyesi yabancıların elinde olan bir sömürge ekonomisi devralmıştı, ulusal kaynakları da yabancıların denetimi altındaydı. Ülke savaştan yeni çıkmış harap, yoksulluklar, yoksunluklar içindeydi. Devletin elinde ne yeterli sermaye birikimi ne de gerekli kaynak vardı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomide durum: Sanayileşme yok denecek düzeyde, tarım ilkel koşullarla yapılmaktaydı. Ulaşım sınırlı uzunluktaki karayolu ve demiryolu ile sağlanmaktaydı. Üretime katkıda bulunacak nüfus, Balkan ve I. Dünya Savaşı süresince azalmıştı, nitelikli işgücü yoktu, Ülkede, en basitinden kefen bezi ve çivi bile yapılamadığından her türlü mal gereksinimi dışalımla giderilmekteydi.

Devlet ulusu için ekonomisini güçlendirecektir. Atatürk’e göre; “Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçlü, her zaman daha gönençli (refah) Türkiye ülküsünün belkemiğidir.”

İzmir İktisat Kongresi’nde (1923); ekonomide özel girişim ile birlikte, devletin öncülüğünü ve yönetimini tanıyan bir tür karma ekonomi politikasının benimsenmesi de dile getirilmiştir.

Ancak özel kesimde, ülkede yatırım yapacak gerekli sermaye birikimi bulunmadığından, önemli sanayileşme girişimleri devlet tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1929 yılındaki dünya ekonomik bunalımının yarattığı ortam, Türkiye ekonomisinde devletçilik ilkesinin yerleşmesini zorunlu kılmıştır. Bu dönemde yabancı sermayenin elinde olan işletmeler ve kaynaklar da devletleştirilmiştir.

 Devletçilik ilkesi; Atatürk’ün “Ulusal egemenliğin, ekonomik egemenlikle sağlanacağı” düşüncesini temel alan, “Askeri zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılması” gerekliliğinden yola çıkar.

Atatürk’ün Yurttaşlık Bilgileri kitabında da çok açık olarak tanımladığı gibi, Devletçilik; demokrasi içinde hızlı, planlı kalkınmadır.

Kişiler özel çıkarlarını kamunun çıkarından önde tutmamalıdır. Salt çıkarcılığa dayanan etkinliklerin kamu yararı açısından kısıtlanması, kamu yararına çalışan kamu kuruluşlarının çoğaltılması temel ilkelerdendir.

Yalnız serbest rekabete dayanan ekonominin sağlıklı olamayacağı saptamasında bulunan Atatürk, devletin ekonomik işlerde düzenleyici olması gerektiğinin altını çizer.

Devlet yatırım ve üretim yaparak kalkınmayı sağlamakla birlikte, paylaşımın adaletli dağılımını da gözetir. Çalışmaya, emeğe en büyük değeri verir. Emek, sermaye gücünün karşısında savunmasız ve korumasız bırakılmaz. Vurguncu kazançlar önlenerek, halk sömürüden korunur.

Atatürk devletin ekonomik alanda gelişme ve ilerleme sağlamasının yanı sıra, bireylerin kişisel girişimlerinin de önünün açılması gerektiğini belirtirken, yurttaşların eğitim almasını ve sağlık sorunlarının giderilmesini devletin temel görevi sayar.    

Ekonomik açıdan başlatılan kalkınma atılımı, devletin kıt kaynaklarına karşın, altyapı, demiryolu yapımını da zorunlu kılar, bu alanda önemli çalışmalar yapılır. 1923’te tüm yurtta 3300 kilometrelik demiryolu varken, 1939’a gelindiğinde bu hatlara eklenen demiryolu 300 kilometreden fazladır. Ulaşımda da uygulanan demiryolu öncelikli politika, diğer alanlarda da olduğu gibi, bir ileri görüşlülüğün sonucudur.

1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile sanayileşmede planlı ekonomi dönemine geçilir. Sovyetler Birliği’nden sonra dünyada planlı ekonomiye geçen ilk devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olur. Sanayinin temelleri, ulusal kaynaklarımız en akılcı ve en verimli bir biçimde değerlendirilerek, dış ticaret açığı verilmeksizin atılır. Sümerbank ve Etibank kurularak sanayileşme çabalarının ivme kazanması sağlanır. Yurdun dört bir yanında dokuma, cam demir, çimento, deri, kâğıt, şeker fabrikaları üretime sokulur. Tarım, sanayi ve bayındırlıkta çok önemli gelişmeler ve atılımlar gerçekleştirilir.

Atatürk’e göre Devletçilik kavramı, çok yönlü bir işlev yüklenmiştir:

“Devletçilik özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Ulusal servetin dağılımında daha üstün bir doğrulukla çalışıp emek verenlerin daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunması için kaçınılmaz bir koşuldur. Bu koşulu, her zaman göz önünde bulundurmak ulusal birliğin temsilcisi olan devletin en önemli görevidir.”

Kemalist devletçilik, hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için, devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına gelir. Devlet ekonomiye yön verecek, var olan kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktır. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ve işletilmesinde kamu yararı görülen alanlarda, yatırım ve işletmecilik yapacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, devletçiliğin iki büyük yararını görür: bir yandan, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde, oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilir, öte yandan, sanayileşmenin devlet eliyle oluşu sayesinde, Türk işçisi Batı’daki örnekleri gibi, birkaç kuşak boyunca harcanmaz. 1929 – 1939 arasındaki on yılda tüm dünyada sanayi üretimi ortalama %19 oranında artarken, bu oran Devletçilik uygulaması sonucunda Türkiye’de %96’ya ulaşır. Çok daha elverişli koşullardaki Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye’den daha hızlı bir büyüme sağlayamaz[vii].Türkiye, bu ekonomik kalkınmayı; enflasyon olmadan, denk bütçe ile ve kendi kaynaklarına dayanarak gerçekleştirir.

Demokratik düzen içerisinde planlı kalkınmayı ve hızlı sanayileşmeyi hedefleyen

Öz olarak Devletçilik;

Dengeli bölgesel kalkınma ile adaletli gelir dağılımını sağlamayı amaçlayan,

Gerek özel girişimi, gerek kamu kesimini dengeli bir biçimde, ülkenin ve halkın gereksinimleri doğrultusunda düzenleyen,

Ekonomik bağımsızlığı ilke edindiğinden, sömürgeciliği ve yayılmacılığı etkisiz kılan,

Ülkenin ekonomik açıdan üretken, verimli kılınmasını, kaynakların akılcı bir biçimde kullanımını sağlayan ilkeler toplamıdır. 

LAİKLİK 

Dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerinden biridir.

Mahmut Esat Bozkurt 

Laiklik sözcük anlamıyla, Yunanca Laos: ruhban olmayan, Laikos da halka ilişkin anlamına gelir.

Laiklik; yaygın bir biçimde tanımlandığı gibi, yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, bununla birlikte dinsel eylem ve düşünceleri, dünya işlerinden ve devlet düzeninden ayırmak demektir.

 Daha geniş anlamda laiklik; devlet düzenini ve toplumsal yaşamı bilime ve akla uygun olarak düzenlemektir, diye tanımlanabilir. Bu anlamda laikliğin, toplumsal gelişmenin önünü ve çağdaş gelişmenin yolunu açan çok önemli işlevi vardır.

Atatürk’ün laiklik ilkesi hakkındaki görüşleri, Yurttaşlık Bilgileri kitabında önemli yer tutmaktadır:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, kurallar ve düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa getirdiği ilke ve biçimler doğrultusunda, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdana bağlı olduğundan, Cumhuriyet dinle ilgili düşünceleri devlet ve dünya işlerinden, politikadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni olarak görür.”

Atatürk’ün, ulusun gelişiminin ön şartı olarak gördüğü laiklik; devlet yönetiminde, politikada, eğitimde, hukukta ve toplum yaşamının her alanında özgür, bilimsel düşüncenin önünü açarak, uygarlık yolunda ilerlemeyi sağlar. Toplumda vicdan özgürlüğünü esas tutarak, değişik inançta olan kesimlerin bir arada barış içinde yaşaması, yasalar önünde tüm bireylerin eşit olması, hiçbir inanca, düşünceye ayrıcalık tanınmaması, demokrasinin de önkoşulu olan laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi sonucunda gerçekleşir.

Ümmet toplumundan, ulus topluma geçişte laiklik, çağdaşlaşmanın, demokrasinin de baş koşulu ve güvencesidir.

Laik düşüncenin toplum yaşamına egemen olması, dinin politikaya, ticaret alet edilmesini de engeller. Din topluma yol veren politik güç olmaktan çıkarak, kişilerin vicdanındaki yerini alır.

“Din ve mezhep, hiçbir zaman siyaset aleti olarak kullanılamaz. Ayrıca din, halkı sömürme aracı da yapılamaz.”sözleriyle Atatürk, günümüz politikacılarına da seslenmektedir.

Devlet ve toplum yaşamı, çağdaş koşullara uygun olarak evrensel hukuk kurallarına göre düzenlenmelidir. Laikliğin olmadığı, hukuk sisteminin çağdaş ölçütlerde yerleştirilmediği toplumlarda; bilimsel gerçeklere din adına karşı çıkılır, eğitim ve bilim akla dayalı olarak yapılamaz, kültür ve sanat gelişemez. Kişisel özgürlükler baskın inanç sistemi tarafından engelleneceği gibi demokrasi de yok edilir. Kadınlar toplumsal ve ekonomik yaşamdan çekilir, çağdaş yaşam yok olur, giderek ortaçağ karanlığına dönüş başlar.

Düşünce ve vicdan özgürlüğünden yana olan Atatürk, bağnazlığın ancak özgürlükle aşılabileceğine inanır. Bunun yanında bağnazlığa, gericiliğe ve demokrasi düşmanlarına  asla hoşgörü gösterilmemesi gerektiğini de önemli vurgular.

Atatürk’ün, Kemalizm’in altı ilkesi için de, niçin en çok “Laiklik” konusunda duyarlı olduğunu anlamak zor değildir. Laiklik, “devletçilik” dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de önkoşulları içinde yer alır: demokrasinin önkoşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz, gerçek bir özgür seçim de. milliyetçiliğin önkoşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu “ümmet”tir. Devrimciliğin önkoşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılığın önkoşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel “seçkin”lerin düşünceleri önemlidir.

Laiklik karşıtı yönetimler, genellikle, çoğunluk dinine dayalı bir “azınlık diktası”dır[viii] 

Öz olarak Laiklik;

Dini, devlet ve toplum işlerinden ayıran,

Devlet düzeninin ve toplumsal yaşamın, bilime akla dayandırıldığı, çağdaş bir yapılanmayı gerçekleştiren,

Dinin siyasallaşmasını ve çıkar amaçlı kullanılmasını, siyasete ve ticarete alet edilmesini önleyen,

Toplumda yaşayan herkes için, din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan,

Değişik inançlara sahip olan kesimlerin bir arada barış içinde kardeşçe yaşamalarının güvencesini oluşturan,

Demokrasinin yerleşmesinde, ulus devlet yapılanmasında ve çağdaş uygarlığa ulaşmada temel koşul olan ilkeler bütünüdür. 

DEVRİMCİLİK                        

İdare-i Maslahatçılar devrimci olamaz

M. Kemal Atatürk 

Devrim sözcük anlamıyla yerleşik toplumsal düzenin köklü, hızlı ve geniş kapsamlı olarak niteliksel değişimi ve yeniden biçimlendirilmesi eylemi ile dünya görüşünde, felsefede, bilimde, sanatta vb. alanlarda birdenbire olan değişimlerin karşılığında kullanılır.

Daha kısa bir tanımla devrim; eskinin köklü biçimde ve hızlı yıkılışını içeren temel bir değişmedir.

Toplumda, doğada olduğu gibi sürekli bir değişim vardır. Eskiyen, çağın koşullarına uymayan, ulusun gelişmesine engel olan her şey de değişir. Devrimci bu süreci hızlandıran, eskimiş kurumları kökten davranışlarla ortadan kaldıran, yenileşmenin ve ilerlemenin yolunu açan insandır. Atatürk bu nedenledir ki, “İdare-i Maslahatçılar devrimci olamaz” demiştir.

Prof. Dr. Afet İnan, “Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım” adlı yapıtında; devrimin gerçekleştirilmesinde, toplumun düşünce ve istemlerinin göz önünde tutulmasının ve onların devrim düşüncesine hazırlamasının gerekliliğine değinir:

“Devrim milleti ve sosyal çevreyi hazırlayarak yapılır.

Devrim hareketlerinde dikkat edilecek nokta, insan topluluklarının emellerini, fikirlerini teşhis ettikten sonra, onlara yenilikleri kabul ettirebilmektir.”

Atatürk 1933’te, Afet İnan’a, devrimi tanımlayarak yazdırır: “Devrim mevcut kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk Ulusunu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygar gereksinimlerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmasıdır.

Atatürk Devrimi, yalnız bir hükümet biçiminin değişmesi değildir. Ondan ileride, ondan çok daha geniş biçimde, sanatın, bilimin, eğitimin, toplumsal yaşamın temelden yenilenmesidir.

Kemalizm’in / Atatürkçülüğün Devrimcilik ilkesi; düşüncelerin kalıplaştırılmasını reddeder, değişen dünya koşullarında, bilimsel gelişmelere ve yeniliklere sürekli açık olmayı gerektirir. Çağdaş düşünceler ve yenilikler yaşama geçirilmelidir. Yenilikçilik bir yaşam biçimi olarak sürekli kılınmalıdır.

Devrimcilik ilkesi, değişken, devingen ve ileriye yönelik bir atılımı simgeler. Atatürk Devriminin hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyi, sürekli değişen ve gelişen bir doruk noktası olduğundan, devrimcilik düşüncesi sürekli yenilenmeyi, ilerlemeyi kendisine ilke edinmiştir.

Atatürk, Devrimcilik ilkesine bağlı kalmanın- bilimi ve tekniği esas alacağı için- ülkeyi, uygarlık dünyasının bir parçası kılacağına işaret eder:

“…Bu koyduğumuz prensipler, bugünün gereklerine göre milletimizin uygarlık yolunda gelişmesi için yararlı bulduklarımızdır. Ancak sosyal bünye sürekli gelişen ve olgunlaşmaya yönelmesi (evrimleşme)zorunlu olan bir durumdur. Bilim ve teknik ise her an yeniliklere, buluşlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların istek ve ihtiyaçları, hem maddi hem manevi sahada, sürekli çoğalan bir biçimde gelişir.

Tarihin seyri içinde hiçbir prensip dogmatik bünyesini koruyamaz. Onun için Türk Milleti yaşadığı çağın uygarlık düzeyinin gereklerini yerine getirmek zorundadır.

İşte bu Devrimcilik prensibine bağlı oldukça Türk topluluğu medeniyet dünyasında geri kalmama yolunu bulacaktır. Ancak bunda da sürekli göz önünde tutulacak nokta, ulusal bütünlüğümüzü ve ulusal çıkarlarımızı en titiz bir özen ile korumaktır.”

Niyazi Berkes’e göre; Kemalizm devrimciliği, arkadaki gemileri yakmaktır, ileriye yönelme azmini şiddetlendirmek, artık geriye dönmek yok demektir, yığınları ilerleme ateşi ile tutuşturmak demektir.

Bunun başarılı bir yanı daha vardır: Gericiliğin sindirilmesi[ix].

Ceyhun Atuf Kansu, da Türk ulusunun yücelmesi, kurtulması ve çağdaş uygarlığa ulaşması için Devrimcilik ilkesinin gerekliliğine değinir:

“M. Kemal Atatürk, onun için germiştir o güzelim çağdaş uygarlık yayını ve onun için atmıştır, ulusal bağımsızlık gücüyle Devrimcilik okunu ileriye, ilerilere, sonsuza ve bağımsızlık dağının doruğuna, halk yönetiminin çimen çimen yaylasına. Atatürk’ün Devrimi ya da Türk Devrimi, Türk toplumunda eski, yoz hiçbir şey kalmayana, ulus tam bağımsız olana, halk tam özgür ve mutlu olana değin sürer. Atatürk, devrim okunu, halk güneşe gitsin diye atmıştır… Türk toplumunun yücelmesi, kurtulması için sonsuza dek attığı okun adı “devrimcilik” okudur ki, bu ok çağdaş uygarlığın yeliyle durmadan uçup gider, düşeceği yok varacağı yok, neden ki, ilerlemenin, yenileşmenin, yaşama yarışının sonu yok, durağı yok[x].”  

Öz olarak Devrimcilik;

Eskiyen, işlevini tamamlayan, çağa ayak uyduramayan kurumların, bilimin doğrultusunda gelişmelere koşut olarak yenilenmesini zorunlu gören,

Değişen ve gelişen koşullara bilimin ve aklın ışığında çözümler getiren,

Sürekli olarak çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmayı amaçlayan,

Dogmalardan, donmuş, kalıplaşmış düşüncelerden uzak, devingen, değişken ve ilerlemeye yönelen ilkeler toplamıdır. 

ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi Karaduman


[i] Mustafa. Kemal Palaoğlu, Müdafaa-i Hukuk Saati,  s.13  

[ii] Yekta Güngör Özden, Atatürk ve Atatürkçülük, s.253

[iii] Prof Dr. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, Cumhuriyet Kitapları, s.79–80

[iv] Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitabevi, s.17

[v] Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, İmge Kitabevi,  s.53

[vi] A.Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, s.45

[vii] A.T.Kışlalı, a.g.e. s.46–47

[viii] A. Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, s30

[ix] Niyazi Berkes, 200 yıldır Neden Bocalıyoruz, Cumhuriyet Yayınları, s.18

[x] Ceyhun Atuf Kansu, Halk Önderi Atatürk, s. 44–45


Etiketler: Türk Devrimi - Mustafa kemal Paşa - Fethi Karaduman

Diğer EĞİTİM haberleri
Yorum Ekleyin
Üye Yorum
Gönder


FOTO GALERİ

Minik yazarlar, Atatürk`ü yazdı: Ben Seni Hiç Görmeden Sevdim

#

http://www.cagdasulusalcizgi.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright@cagdasulusalcizgi.com