ONUR ÖYMEN - LOZAN'I DOĞRU OKUMAK | ÇAĞDAŞ ULUSAL ÇİZGİ
Ana Sayfa
Dolar : 3,5213 Euro : 4,1440 Bist : 107.202
Ana Sayfa >> ONUR ÖYMEN - LOZAN'I DOĞRU OKUMAK24.07.2017 10:19

ONUR ÖYMEN - LOZAN'I DOĞRU OKUMAK

ONUR ÖYMEN - LOZAN'I DOĞRU OKUMAK


Onur Öymen, yıldönümü nedeniyle Lozan Antlaşması ile ilgili görüşlerini paylaştı.


Bu haber 1489 kez okundu. LOZAN'I DOĞRU OKUMAK

Her yıl Lozan Antlaşmasının yıldönümünü kutlarken dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmelere bakarak bu anlaşmanın ne kadar büyük bir zafer olduğunu düşünüp gurur duyuyoruz. Ancak Lozan’ı doğru okumak ve doğru değerlendirmek lazımdır. Gerçekten Lozan hem imzalandığı dönem için hem de bugün için derslerle doludur.

Önce Lozan’a giden yolu, o yıllarda yaşananları kısaca hatırlamakta yarar var. Türkiye Almanya ve müttefikleriyle birlikte girdiği Birinci Dünya Savaşından mağlup olarak çıkmıştı. Büyük savaşta Çanakkale gibi büyük zaferler elde etmesine rağmen Almanya’nın yenilgiyi kabul etmesinden sonra Osmanlılar da aynı kadere razı olmuşlardı.

Savaştan sonra 17 Haziran 1919 tarihinde yapılan Paris Konferansında, bütün suçu İttihat ve Terakki’ye yüklemek isteyen Başbakan Damat Ferit Paşa’ya galip devletlerin liderleri tarafından yapılan muamele ve söylenen sözler Türkleri nasıl bir barış antlaşmasının beklediğinin işaretlerini vermişti. Paris’te, ABD Başkanı Wilson, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, o kadar ağır sözler söylüyorlar ki, bunları bağımsız bir ülkenin siyasetçilerinin kabul etmesi, içlerine sindirmesi mümkün değildi. Ama ne yazık ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun başında bulunanlar böyle aşağılayıcı sözlere gerekli cevabı verecek güce ve cesarete sahip değildiler.

Clemenceau diyordu ki, “Avrupa’da, Asya’da ya da Afrika’da hiçbir yer yoktur ki orada Türklerin hakimiyeti, refahı azaltmamış ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki refahı gelişmemiş, kültürü yükselmemiş olsun. Yani ister Hıristiyan Avrupa’sında, ister Müslümanların bulunduğu yerlerde Türkler daima kötülük getirmişlerdir.”

Llyod George da şunları söylüyordu: “Türkler bir insanlık kanseri türüdür, yönettikleri toprakların içine işlemiş bir yaradır.” Bu sözleri söyleyenler yüzbinlerce insanın ölümünün, milyonlarca kişinin esaret içinde yaşamasının, girdikleri ülkelerin kültürünü yok edilmesinin baş sorumlusu olan sömürgeci devletlerin liderleridir.

O yıllarda İstanbul’daki basının ve aydınların büyük bölümü yılgınlık içindeydi. Çareyi savaşın galiplerinden medet ummakta arıyorlardı. Atatürk’ün başlattığı Milli Mücadeleye şiddetle karşı çıkıyorlardı.

Lozan’dan önceki dönemde İstanbul’daki Türk basınının önemli bir bölümü iyi bir sınav verememişti. Mütareke basını denilen yayın organlarında yayınlanan bazı yazılar basın tarihimiz açısından yüz kızartıcıdır.

Birinci Dünya Savaşından sonra İngilizlerin tahrik ve teşvikiyle ülkemizi işgal eden Yunan kuvvetlerine karşı Atatürk’ün önderliğinde büyük bir kurtuluş savaşı yaşanırken İstanbul’daki bazı sözde aydınlar ve gazeteciler kendi ülkelerine zulüm yapan devletlere yaranmaya çalışıyorlardı. Daha kurtuluş savaşı başlamadan İstanbul’daki aydınlar Wilson Cemiyeti adı altında bir dernek kurmuşlar ve ABD Başkanı Wilson’a bir telgraf göndererek Türkiye’nin Amerikan mandası altına alınmasını talep etmişlerdi. Bu görüşleri Sivas Kongresinde de dile getirenler oldu. Atatürk bu gibi önerileri kesinlikle reddetti.

Mütareke basınının önde gelen basın organlarından Alemdar gazetesinde Refii Cevat Ulunay diyor ki, “Osmanlı İmparatorluğu İngiltere’ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. Bizim için yol, İngiltere’nin açacağı yoldur.”

Refii Cevat, başka bir yazısında da şunları yazıyordu, “Biz Anadolu’daki Kuvayi Gayrımilliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceklerini sanmıyoruz. Salah ve mevcudiyetimiz için bunların temsilcilerini yok etmemiz lazım.”

Devlet yönetimine de yabancılara yaranmaktan başka bir şey düşünmeyen teslimiyetçi yaklaşım egemen olmuştu. İngiliz muhipleri Cemiyeti Başkanı Rahip Fray adında bir yabancıydı. Derneğin üyelerinden biri İçişleri Bakanı Ali Kemal’di. Derneğin üyelerinden Sait Molla Rahip Fray’e bir mektup yazıyor ve diyordu ki, “Ali Kemal İçişleri Bakanlığından istifa etti ama Padişaha çok yakındır ve sözünü geçirir. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım bir hediye takdimi için en uygun zamandır. Ali Kemal Bey talimatınıza harfi harfine uyacaktır.” İşte böyle bir ortamdan şimdi konuştuğumuz Lozan’ın koşullarına geldik.

Bir ülkede devlet adamlarının ve basının yabancı ülkelere karşı bu kadar alttan alıcı ve teslimiyetçi bir yaklaşım benimsediğinin örneğini dünyada bulmak kolay değildir. Ne yazık ki, son zamanlarda Türk basınının bir bölümünde de benzeri bir yaklaşım görülmekte, bazı gazeteler ve köşe yazarları, Kıbrıs, Kürt meselesi, Ermeni meselesi, terörizm gibi konularda adeta yabancıların sözcülüğünü yapmakta, Türkiye’nin çıkarlarını koruyan, dış baskılara karşı direnilmesini savunanlara söz hakkı tanımamaktadırlar.

Ne yazık ki, bugün siyaset alanında da bu zihniyetin örnekleri görünüyor. Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirenleri protesto etmek cesareti gösterilemiyor, bizim milli gurumuzu inciten devletleri incitmemeye özen gösteriliyor.

“Biz bu Kürt meselesini halledemezsek, başkaları gelir bizim adımıza hallederler.” diyenler var. Kıbrıs’ta baskılara direnirsek yabancıların taleplerini kuzu kuzu kabul etmek zorunda kalabiliriz diyenler oluyor. Biz şu an bizden istenen tavizleri vermezsek yabancılar gelir bize daha ağır koşullarda çözüm getirirler, demek isteniyor.

O zamanki teslimiyetçilere karşı Atatürk şöyle diyordu: “Güçsüz ve korkak insanlar herhangi bir felaket karşısında milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen duruma gelmesine yol açarlar. Derler ki biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olma şansımız yoktur. Kayıtsız ve şartsız olarak biz varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir! ” Atatürk’ün tepki gösterdiği zihniyet budur.

Savaşın galibi olan bu devletlerin Osmanlı İmparatorluğuna dayattığı Mondros mütarekesi daha sonra imzalanacak Sevr Antlaşmasının içerdiği hükümler Türkiye’nin Lozan’da siyasi zafere ulaşan Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadelenin ve Kurtuluş Savaşının başarıya ulaşmasıyla neler kazandığını açıkça göstermektedir.

Mondros Mütarekesinin hükümlerinden bazıları şunlardı:
-Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecek,
-Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
-İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
- İtilaf Devletleri, altı vilayette (Bitlis, Elazığ, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Van) bir kargaşa olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını ellerinde bulunduracaktır

20 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması Osmanlı Devletini fiilen sona erdirecek, bağımsızlığını ortadan kaldıracak hükümler içeriyordu.
Buna göre İstanbul Osmanlı İmparatorluğun merkezi olmaya devam edecek ama Osmanlı Hükümeti antlaşma koşullarına uymazsa İstanbul Türklerden alınacaktı.
Anadolu’nun doğusunda Ermeni ve Kürt devletleri kurulacaktı.
Ege Bölgesi’nin büyük bir bölümü ile İzmir Yunanlılara verilecekti. Ayrıca, Midye-Büyükçekmece çizgisinin batısında kalan Trakya bölümü de Yunanlılara bırakılacaktı
Arabistan ve Irak İngiltere’ye verilecekti.
Urfa, Antep, Mardin ve Suriye Fransa’ya verilecek, Adana’dan Kayseri ve Sivas’ın kuzeyine kadar uzanan bölge, Fransa’nın nüfuzu altında bulunacaktı.
İzmir bölgesi dışında tüm Batı Anadolu, İtalyan nüfuz bölgesi olacaktı.
Osmanlı Devleti’nin askeri gücü 50.700 kişiden ibaret olacak, Ordunun ağır silah ve uçakları bulunmayacak, deniz kuvveti 13 savaş gemisini geçmeyecekti.
Sevr antlaşmanın azınlıklarla ilgili öyle bir hükmü var ki, Osmanlıların nasıl bir tabi devlet durumuna düşürülmek istendiğinin açık örneğini oluşturur. Sevr’in 151. maddesi diyor ki, azınlıklar konusunda müttefik ülkelerin bundan sonra alacakları tüm kararları Osmanlı İmparatorluğu kabul etmeyi önceden taahhüt eder. Daha ne olduğunu bilmediğiniz kararları peşinen kabul ediyorsunuz. Bundan daha açık bir teslimiyetçilik olamazdı.

Lozan’da kazandığımız diplomatik zafer Milli Mücadelenin önderlerinin başından beri reddettiği Sevr Antlaşmasını bütün bu hükümleriyle birlikte yırtıp tarihin çöplüğüne açmış ve Türkiye’nin egemen, diğer ülkelerle eşit, bağımsız bir devlet olmasını sağlamıştır.
Lozan’da sınırlar, Boğazlar Meselesi, Azınlıklar, Kapitülasyonların kaldırılması, Osmanlı Borçları gibi pek çok mesele, büyük ölçüde Türklerin taleplerine uygun olarak sonuçlanmıştır.

Örneğin azınlıklar konusunda Sevr’in Türk tarafına tek taraflı taviz verme yükümlülüğü getiren 151. maddesi Lozan’da köklü biçimde değiştirilmiştir. Lozan’da 37.ila 44. maddeler İstanbul’daki Rumlara tanınan azınlık haklarını sıralıyor. Ama bir de 45. madde var. Buna göre aynı haklar Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlara da tanınacaktır, d Lozan’ın farkı Türkiye’nin azınlıklar alanında da bu eşitliği kabul ettirebilmiş olmasıdır.

Ne yazık ki, son yıllarda Vakıflarla ilgili olarak çıkartılan bir yasada Lozan’daki bu eşitlik unsurunu göz ardı eden bazı maddelere yer verildi. Oysa Yunanistan çıkarttığı benzeri bir yasada, kendileri açısından Lozan’ın hiçbir şekilde gerisine gidilmeyeceği belirtiliyordu.

Sevr’e göre mali ve adli kapitülasyonlar en ağır şekilde müttefik devletlere açık olmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin bağımsızlığını en açık biçimnde zedeleyen hükümlerden biriydi. Türkiye’nin Lozan’a giderken en önemli hedeflerinden biri kapitülasyonların tümüyle kaldırılmasıydı.
Atatürk’ün Lozan’a giden Heyetimizin Başkanı İsmet Paşa’ya verdiği talimatta yer alan bazı maddeler Türklerin hiçbir şekilde vaz geçemeyecekleri maddelerdi. Bu konulardaki taleplerimizin kabul edilmemesi halinde Türk heyeti, Ankara’dan talimat istemeye bile ihtiyaç duymadan masayı terk edecekti. Bu maddelerden biri de kapitülasyonların kaldırılmasıyla ilgiliydi. Nitekim başta İngiltere olmak üzere Batılı ülkeler kapitülasyonların sürdürülmesinde çok ısrarcı olmuşlar ancak Türkler geri adım atmamıştı. 1923 yılının Şubat ayında müzakerelere ara verilmesinin en önemli sebeplerinden biri de buydu. Lort Curzon’un “son teklifimizdir” diyerek verdiği metni İsmet Paşa kabul etmemiş, Konferansı kesmeyi göze alarak ve derhal trene binip Ankara’ya dönmüştü. Sonunda Batılılar geri adım attılar. Müzakereler yeniden başladı ve Türkiye’nin istediği gibi sonuçlandı. Kabul edilen son metinde kapitülasyonlar yer almıyordu.

Atatürk’ün, bizim için çok önemli konuların kabul edilmemesi halinde Türk heyetinin masayı terk etmesi yolunda verdiği talimat bugünkü siyasetçilere ve diplomatlara örnek olmalıdır. 1974 yılında Kıbrıs’la ilgili İkinci Cenevre Konferansında Türk tarafının en haklı beklentileri karşılanmayınca Turan Güneş’in başkanlığındaki Türk heyeti masayı terk ederek konferansa son vermişti.

Ne yazık ki, bazı dış baskıların da etkisiyle Türkiye son yıllarda Kıbrıs gibi milli meselelerde bile “masayı terk eden taraf biz olmayalım” yaklaşımını benimsemiştir. Lefkoşe’deki görüşmelerde, karşı tarafın müzakereleri terk ettiği durumlarda bile Kıbrıs Türk Heyeti, masadan kalkmamış, Rumların masaya dönmesini beklemiştir.

Türkiye Lozan’a, Birinci Dünya Savaşının mağlubu ama kurtuluş savaşının galibi bir ülke olarak gitmiştir. Lozan, Büyük savaşın mağlubu ülkeler arasında galiplerle eşit şartlarda yapılmış tek antlaşmadır. Savaştan sonra yapılan diğer antlaşmalarla kıyaslandığında Lozan’ın değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Örneğin 28 Haziran 1919 tarihinde Almanya’yla imzalanan Versailles Barış Antlaşması, Bismark Almanyasını yıkarak yeni bir Avrupa düzeni kuruyordu. Almanya, Alzas-Loren’I Fransa’ya’ya, bazı topraklarını Belçika’ya, bazılarını Litvanya’ya, bir kısmını da Polonya’ya ve Çekoslovakya’ya bırakıyordu.

Danzig serbest şehir oluyor ve Milletler Cemiyeti’nin himayesine terkediliyordu. Saar bölgesi Fransa’ya bırakılacak, bölgenin esas kaderi ise onbeş yıl sonra yapılacak halk oylaması ile belirlenecekti.

Almanya, mecburi askerliği kaldırıyor, en çok 100 bin kişilik bir ordu bulundurmak yetkisine sahip oluyordu. Ayrıca, Almanya denizaltı ve uçak da üretemeyecekti. Bütün gemilerini de İtilaf Devletleri’ne teslim edecekti.

Almanya, ödeme kabiliyetinin çok üstünde bir savaş tazminatıyla da yükümlü tutuldu.

İtilaf Devletleri’yle Bulgaristan arasında 27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşmasına göre, Bulgaristan topraklarından bir kısmı Sırp-Hırvat-Sloven Krallığına bir kısmı da Romanya’ya ve Yunanistan’a bırakılmaktaydı. Antlaşma ayrıca Bulgaristan ordusunun 20 bin kişiyi aşamayacağı hükmü getirmekteydi.

4 Haziran 1920 tarihinde İtilaf Devletleriyle Macaristan arasında imzalanan Trianon Antlaşmasıyla Macaristan, topraklarının ve nüfusunun üçte ikisini kaybetti. Geniş topraklar Çekoslovakya, Avusturya, Yugoslavya Romanya ve Polonya’ya verildi. Macaristan ordusu, 35 bin kişi olarak sınırlandırıldı. Hafif silahlı bu ordu sadece iç güvenlik ve sınır güvenliğinden sorumlu olacaktı. Macaristan ayrıca ağır bir savaş tazminatı ödeyecekti.

Savaşı kaybeden diğer devletler işte bu koşulları kabul etmek zorunda bırakılmıştı.

Lozan’ın Türkler için büyük bir zafer olduğunu pek çok yabancı yazar ve bilim adamı da kabul ediyor. Örneğin İngiliz tarihçi Toynbee Lozan konusunda şunları yazıyor: “Türk delegasyonu Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geriye atmamıştır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”

Lozan Türkler için büyük bir zaferdi ama Dünya Savaşının savaşın galibi ülkeler için büyük bir yenilgi olmuştu. Churchill Lozan için şunları söylüyordu: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır… Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya…başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.”
Türklere ağır suçlamalarda bulunan İngiltere Başbakanı Lloyd George bu sözleri söyledikten 4 yıl sonra ne diyor? Kurtuluş Savaşı bitmiş, Türkiye başarı sağlamış, Lozan imzalanmış, Llyod George, Avam Kamarasında kürsüye çıkıyor ve “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve kürsüden iniyor, istifa ediyor. Benzeri bir durum Fransa meclisinde de yaşanıyor. Bazıları diyorlar ki “haydutlarla antlaşma yaptınız.” Fransız Başbakanı Aristide Briand şöyle cevap veriyor:, “Dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik .Böylesine kahramanla bir antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.

Bu ülkeler Lozan’da Türklerin gücünü kabul etmek zorunda kalmışlar ve Türkiye’nin başarısını kabul etmişlerdi. Ancak Türkiye’yle ilgili taleplerinden vaz geçmemişlerdi. Lozan’da İngiltere Baş Delegesi ve Dışişleri Bakanı Lort Curzon İsmet Paşa’ya şunları söylüyordu:
“Paşa, sizden hiç memnun değiliz. Ne söylesek reddediyorsunuz. Bu reddettiklerinizi biz cebimize koyuyoruz. Ülkeniz haraptır, perişandır, imara ihtiyacı vardır. Yarın gelip bunun için paraya ihtiyacınız olacak. Bu para bir bizde var bir de şu yanımdaki Amerikalılarda var. Biz önümüze gelip de diz çöktüğünüz, bizden borç istediğiniz zaman bu cebimizdekileri ortaya çıkartacağız”

Curzon’un mesajı açıktır. Bizden borç istediğinizde şimdi vermediğiniz siyasi tavizleri sizden alacağız. İsmet Paşa buna kesin cevap verir: “Siz şimdi istediklerimizi yapın, yarın gelip de önünüzde diz çökersem o zaman cebinizdekileri çıkartırsınız.”

Atatürk ve İsmet Paşa onların önünde hiç diz çökmedi. Ülkenin bağımsızlığını kararlılıkla korudular. Ancak son zamanlarda Lort Curzon’un Lozan’da İsmet Paşa’ya verdiği mesaja benzer bazı gelişmeler Türkiye’de ve başka ülkelerde görülüyor. 1990’lu yılların sonunda, 2000’li yılların başında IMF’in dayatmasıyla Türkiye’nin 15 gün içinde acı ilaç niteliğinde 15 yasa çıkartıldığı hafızalardan çıkmamıştır.

Son zamanlarda, borçlarını ödeyemeyen Yunanistan’a dayatılan önlemler, ekonomik ve mali politikalar da bunun örnekleri arasındadır. O kadar ki, Yunanistan yalnız bazı zor kararlar almakla kalmayacak bu kararların uygulanması da AB tarafından denetlenecektir. Yunanistan’ın gelirlerinin bir bölümü yabancıların gözetimindeki bir fonda toplanacaktır. Yabancı basında bu gelişmeyi Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında dayatılan Düyunu Umumiye’ye ve kapitülasyonlar sistemine benzetenler var. Yunanistan’ın ekonomik bağımsızlığını büyük ölçüde kaybettiği kuşkusuz.

İşte Türkler Lozan’da bunun tam tersini yapmışlardı. Gerçekten Lozan’ın önemli sonuçlardan biri de Osmanlı borçları meselesinde sağlanan başarıdır. Türk heyeti Osmanlı borçlarının ödenmesi konusunda, kendi payına düşen ödemeyi yapacağını bildirmiş, ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında kurulan devletlerin de bu borçlardan kendi payına düşeni ödemeleri gerektiğini kabul ettirmiştir.
Lozan’dan sonra Duyun-u Umumiye idaresi kaldırıldı Duyun-u Umumiye’nin bütün malları ve kadroları Türkiye’ye devredildi.
Daha sonra 1933’te Osmanlı borçları Türkiye’nin lehine yeniden gözden geçirildi ve bu tarihten sonra yapılan muntazam ödemelerle, 1954 yılında Türkiye Cumhuriyeti kendi payına düşen bütün borçları ödedi. İtalya, Filistin, Suriye ve Lübnan, Irak, Bulgaristan, Yugoslavya borçlarını ödemişlerdir. Bunlara karşılık, Yunanistan, Suudi Arabistan Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamışlardır. Bugün Yunanistan’ın bazı borçlarını sildirmek istemesine razı olmayan ülkeler o zaman bu ülkenin Osmanlı borçlarındaki payını ödememesini kabul etmişlerdir.

Atatürk’ten sonra da Türkiye onun izinden giderek büyük başarılar kazandı. Kıbrıs harekatı da aynı temel anlayışla yapılmıştır. Kıbrıs harekatının hukuki dayanağı Lozan’ın 16. maddesidir. Menderes ve Zorlu Londra ve Zürih antlaşmalarını yaparken, Lozan antlaşmasının 16. Maddesine dayanmışlardır. O maddedeki herhangi bir antlaşma ile Yunanistan’a verilmemiş adaların kaderi ilgili ülkeler tarafından kararlaştırılır, hükmünden yararlanılmıştır. Kardak aynı şekilde Lozan’ın 16. maddesinden yararlanılarak Yunanistan’ın emrivakisinden kurtarılmıştır.
Ne yazık ki, son zamanlarda bu konularda Türkiye bazı sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Yunanistan, Ege’de hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş olan 16 Ada üzerinde fiili durum yaratmayı amaçlayan adımlar atmış, Türkiye ise Kardak’ta gösterdiği kararlılığı ortaya koyamamış, Yunanistan’ın bu tek taraflı girişimini engelleyememiştir.

Lozan Antlaşması Cumhuriyetimizin temel taşını oluşturmuştur. Aynı zamanda Türkiye’nin ülkesiyle ve milletiyle bir bütün olduğu anlayışını pekiştirmiştir.

Özetle Lozan Antlaşması Türkler için büyük bir zaferdi. Atatürk Lozan Antlaşması için şunları söylemişti:

« Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir.»

1922 yılının sonlarına doğru Atatürk diyor ki, biz 2,5 yıl öncesine kadar millet değildik. Şimdi millet olduk. Türk milletinin ne olduğunu, kimliğini, her vesile ile açıkça vurguluyor. Cumhuriyetin temel taşının Türk milleti olduğunu da her vesile ile söylüyor. Türk milletinin niteliği 1924 anayasasının 88.maddesinde şöyle belirtiliyor: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk sayılır.” Bugün Türkiye’de siyasi sorumluluk taşıyanların tümü acaba “hangi kökenden, mezhepten gelirsek gelelim biz Türk’üz” diyebiliyor mu?
Atatürk ve İsmet Paşa öyle bir devlet kurmuşlardır ki, bu devletin hedefi yalnız kalkınmada, yolların, barajların, limanların yapılmasında değil, düşüncede, hukukta da çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır.

Yaşadığımız bütün sıkıntılara rağmen, Lozan’ın 94. Yıldönümünde Lozan’da yarattığımız o anlayışı, milli gücü, ortak bilinci aynı kuvvetle savunabilmeliyiz. Halkımız Atatürk’ün devrimlerini ve eserlerini içtenlikle benimsemiştir. Geleceğimizin en büyük teminatı da budur.

www.onuroymen.com


Etiketler: Onur Öymen - Lozan

Diğer GÜNCEL haberleri
Yorum Ekleyin
Üye Yorum
Gönder


FOTO GALERİ

Minik yazarlar, Atatürk`ü yazdı: Ben Seni Hiç Görmeden Sevdim

#

http://www.cagdasulusalcizgi.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright@cagdasulusalcizgi.com