SİVAS’DA AKIL TUTULMASI-MADIMAK VAHŞETİ | ÇAĞDAŞ ULUSAL ÇİZGİ
Ana Sayfa
Dolar : 3,5041 Euro : 4,1837 Bist : 104.001
Ana Sayfa >> SİVAS’DA AKIL TUTULMASI-MADIMAK VAHŞETİ02.07.2017 19:10

SİVAS’DA AKIL TUTULMASI-MADIMAK VAHŞETİ

SİVAS’DA AKIL TUTULMASI-MADIMAK VAHŞETİ


Sivas katliamında devlet, iktidar ne yapıyordu? CHP milletvekili inceleme heyeti başkanı Algan hacaoğlu Sivas olaylarını anlatıyor.


Bu haber 418 kez okundu.

Sivas-Madımak’da  yaşanan vahşet, yobazların ‘Laik Cumhuriyete ve Anadolu Hümanizmasına’  başkaldırısı idi.

   

    Yaygın yaşam hakkı ihlalleri iç barışımızı derinden yaralamakta, demokrasimizin temellerini tahrip etmekte idi. Yaşam hakkını katleden en vahşi eylemlerden biri, 2 Temmuz 1993’de Sivas'da yaşanmıştı. Sivas’da gözü dönmüş yobazlar, sadece (33+2) can'ı yakarak katletmememişler; aynı zamanda Anadolu’nun ‘insan sevgisi ve hoşgörü kültüründe’ çok derin bir yara açmışlardı. Olay, adeta ikinci bir Menemen sapıklığı idi.

   

    Pir Sultan Abdal, Sivas Yıldızeli İlçesi’ne bağlı Banaz Köyü’nde yaşamıştı. Halkın diliyle ve sazıyla halk kültürünü yaygınlaştıran ve yaşatan bir ozandı. Osmanlı yönetiminin baskı ve adaletsizliklerine karşı çıkarak halkı örgütleyen bir yerel halk ve hak öncüsüydü. Bu erdemli, yürekli uğraş ve başkaldırıları nedeniyle yönetiminin şimşeklerini üstüne çekmiş; sonuçta Sivas’ta asılmıştı. Dönemin yönetimi, Pir Sultan Abdal’ı asmakla yetinmemiş; deyişleri ve şiirlerini de yasaklamıştı. Ancak tüm yasaklara karşın Anadolu halkı, Pir Sultan Abdal’ı unutmamış, onu bağrına basmış; 400 yıldan beri deyişlerini, şiirlerini sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktararak gönlünde yaşatmaktadır.

        

    01-04 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecekti. Dernek yöneticileri etkinlikleri Türkiye’nin duyarlı kesimlerine açma kararı aldı. Bu amaçla, çeşitli demokratik kitle örgütlerine, yazar, ozan ve sanatçılara çağrılar yaptılar. Çağrı mektubunda, “Şenliklerin siyasi amaçla kullanılmasına asla izin vermemeli, onlara sahip çıkmalı ve özünün korunmasına gerekli özeni göstermeliyiz. Bunu sağlamak için de ev sahipliğini biz yapmalıyız, şenlikleri bizler yönetmeliyiz.” demekteydiler.

    Ancak duruş ve değerlerini,“Sorma be birader mezhebimizi, biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.” özdeyişi ile bütünleştirenler, Pir  Sultan Abdal şenliğini düzenlerken bu defa Sivas’ta kendileri için kurulacak tuzaklardan habersizdiler. Hiç tahmin edemeyecekleri bir felaket ile karşı karşıya kalacaklarını tahmin edemezlerdi.

   

    2 Temmuz 1993’de, ortaçağ karanlığının felsefesini yansıtan ‘gerici şiddet, hoşgörüsüzlük ve bağnazlık’ Sivas’da aydınlık düşünceyi ateşle boğmak isteyecek; yobazların laik cumhuriyete ve Anadolu hümanizmasına  başkaldırısı, ‘Madımak vahşetine’ dönüşecekti. 

    Oysa, Sivas'ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilen 2. Pir Sultan Abdal şenliklerine, aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu pek çok aydın, yazar ve sanatçı, dönemin Sivas valisi  Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak gelmişlerdi. Etkinlik, Kültür Bakanlığı’nın himayesinde gerçekleştirilecekti. Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın, önce etkinliğe geleceği bilgisi verilmiş;  son gün ise her nedense Bakanın programı değişmiş, gelememişti. 

 

    Bir yıl evvel Sivas’ın Banaz köyünde yapılan şenliklerin ilk iki günlük bölümü bu defa kent merkezinde yapılacaktı. Etkinliğin başlamasından birkaç gün evvel provokatör bağnaz odaklar tarafından dağıtılan ‘Müslüman kamuoyuna’ başlıklı ve ‘Müslümanlar’ imzalı bildiriler adeta yaşanacak felaketin habercisi niteliğindeydi. Olaylardan evvel iki gün üst üste bu bildiriler serbestçe dağıtılarak, halk tahrik edilmişti.

    01 Temmuz günü, organize bir çekirdek kadro tarafından kışkırtılmış kalabalık gruplar önce, “Sivas laiklere mezar olacak... Cumhuriyet Sivas’da kuruldu, Sivas’da yıkılacak... Muhammed’in ordusu, kafirlerin korkusu...” sloganları eşliğinde şenliğin yapılmakta olduğu, içinde 1500’e yakın konuk ve izleyicinin bulunduğu Sivas Kültür Merkezi’ne saldırmışlardı.

    Saldırganların bir kolu, yeni dikilen ‘Halk Ozanları heykeli’ne yönelecek, heykeli parçalayıp, yerle bir edecekdi. Diğer bir grup ise, Kongre binası yanında bulunan Atatürk heykeline saldıracak, devirdikleri heykeli yerlerde sürükleyecekler; ancak polis tarafından geri püskürtüleceklerdi. Olayların daha da büyümesi o aşamada polis tarafından önlenecek; konuk aydınlar, akşama doğru kendilerini güvenlikte hissedecekleri Madımak Oteline geçerek, orada konaklayacaklardı.

    Ancak, birgün evvel dağıtılmış olan bildirilerden, ‘ertesi gün olayların yeniden alevleneceğini’ asayişten sorumlu kesimlerin görmemeleri normal bir durum değildi. Belki de görmüşlerdi, ancak olayların bu boyutlara tırmandırılabileceğini tahmin etmemişlerdi.

    2 Temmuz 1993 Cuma günü öğle namazı sonrasında Paşa camiinden çıkan kişiler, belirli kesimlerin provokasyonu ile üzerinde valilik binasının da bulunduğu Hükümet Meydanı’na yürüyecek, kısa sürede  sayıları 10 bini aşacaktı.

   Saat 14:00’de Kültür Merkezi’nde Arif Sağ’ın konseri vardı; önce oraya yönelecekler, ancak polisin müdahalesi üzerine tekrar Cumhuriyet Meydanı’na doğru  yürüyüşe geçeceklerdi.

    Yapılan konuşmalarla adeta şuurunu yitiren binlerce kişi, topluca Valilik binasını taşlamaya ve sloganlar atmaya başlamışdı. “Vali istifa, Sivas size mezar olacak...Şeriat gelecek, batıl zail olacak... Kahrolsun laiklik...Laik düzen yıkılacak... Tek yol İslam, yaşasın Hizbullah... Şeriat isteriz...” haykırışları ile, eylemler ‘Laik Cumhuriyete ve Devlete’ karşı tam bir başkaldırı niteliğine dönüşmüştü.

    Topluluğu sözde yatıştırmak için meydana gelen dönemin Sivas Belediye Bşk. RP’li Temel Karamollaoğlu, (Günümüzün Parti Genel Başkanı) konuşmasına "Gazanız mübarek olsun" diye başlayarak, olayları daha da alevlendirecekti. Karamollaoğlu, bu konuda kendisi hakkında daha sonra açılan davadan, önce 1995’de milletvekili olarak, sonra ise, genelde ‘Rahşan Affı’ olarak  tanımlanan 20.12.2000 tarihli yasa sayesinde sıyrılacaktı.

    Gelişmeleri dehşet içinde makam odasının penceresinden izlemekte olan Vali, ‘hükümetten, askeri birliklerden, çevre il güvenlik birimlerinden’ yardım arayışında olacaktı. Saldırının giderek bir katliama dönüşeceğini gören Sivas Valisi Ahmet Karabilgin saat 14.30’da Başbakanı ve İçişleri Bakanı’nı telefonla arayarak bilgi verip, ‘Acil güvenlik takviyesi’ istemişti. Ancak sadece, Tokat Emniyet Müdürlüğü’nden 20 polis, Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nden 31 Polis, Jandarma Komutanlığı’ndan 20 Jandarma olmak üzere toplam 71 güvenlik görevlisi gelmişti. Sivas Tugay Komutanı da 6 bin kişilik asker mevcudundan sadece 30-40 er göndermişti. Oysa, güvenliği sağlayacak polis ve jandarma yetersizliği çok açıktı.  Meydandaki 15 bine yakın topluluğa karşı, o gün kentte sadece  350 civarında polis ve 80 civarında jandarma görev yapmaktaydı. 

    Bu arada iyice çığrından çıkmış durumdaki kalabalık, meydandaki Valilik Binasına sadece 100 mt. mesafede Afyon sokağı üzerindeki Madımak Oteli’ne sığınmış olan simgesel hedeflerine, ‘Aziz Nesin ve diğer aydınlara’ yönelecek; aydınlara şuursuz kinini, anlamsız  nefretini haykıracak, giderek taşkınlığını artıracaktı. Vali, adım adım yaklaşmakta olan vahşeti penceresinden izlemekteydi.

   

    Saldırganlar önce Madımak Oteli önündeki araçları tahrip edecek, oteli taşlayacaktı. Sonra, ‘Aziz Nesin’e ölüm’, ‘Hepsini yakın’ gibi insanlıktan çıkmış ruh hali içinde, alkışlar ve sevinç çığlıklar eşliğinde tutuşturulan perdeleri kullanarak, alt katta bulunan eşyalarla birlikte Madımak Otelini ateşe vermişlerdi.  Yangın binayı tümüyle sardıktan sonra yardıma sadece itfaiye gelmişti. Etrafta ne polis, ne de asker vardı.

 

    Saatler süren bu vahşet ortamında, otele sığınmış olan kişilerden, 33 “yazar, ozan, düşünür ve onların yakınları” ile 2 otel çalışanı yanarak, ya da dumanda boğularak maalesef hayatlarını kaybetmişlerdi...

    Aralarında “Prof. Cevat Geray ve Eşi, Cahit Külebi, Arif Sağ, Mürteza Demir, Ali Balkız, Demet Işık'ın” da bulunduğu 31 kişi ise, olaylardan kendi olanakları ile kurtulmuşlardı. Çoğu yaralı olarak, iç avludan sarkarak bir alt kattaki Büyük Birlik Partisi İl Lokaline sığınmışlardı. O ortamda, Büyük Birlik Partisi il yetkililerinin gösterdiği sağduyu takdiri hak edecekti.   

    İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan eylemci kalabalığa doğru itilecek; başından yaralanan Aziz Nesin'i linç girişiminden, araya giren polisler kurtaracakdı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürülecekdi.

   

    Bu vahşet tablosunu (kendi ifadesine göre) makam odasının penceresinden elinde tabanca izlemekte olan Vali tüm umudunu, daha evvel yanında idari ve güvenlik danışmanı olarak çalıştığı Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’ye bağlamıştı. Erdal İnönü’nün, o sakin, iyiniyetli üslubu, ama genellikle siyasetin gerçeklerinden kopuk tavrı ile telefonda söylediği, “Merak etmeyin, devlet müdahale edecek, birlikler geliyor, telaşlanmayın” sözlerini, belli ki fazlasıyla ciddiye almıştı. Belli ki Vali, hükümete ve devletine güvenmişti. Ama o güven boşa çıkmıştı. Valinin beklediği yardım, vahşi saldırı amacına ulaşıncaya değin hiç gelmeyecekti.

    2 Temmuz 1993’de Sivas olaylarını kurgulayanlar, provoke edenler, alet olanlar sadece ‘33+2’ kişiyi çıkardıkları yangınla katletmemişler; aynı zamanda, Anadolu’nun hoşgörü kültürünü, insan sevgisini temel alan  hümanizmasında da çok derin yara açmışlardı. Devlet, bizzat davet ettiği sanatçı ve aydınların yobazlar tarafından yakılarak katledilmesine, devlete karşı yobaz başkaldırısına açıkça seyirci kalmıştı.

 CHP SİVAS'TA

    3 Temmuz 1993 sabahı, yani olayların ertesi günü, CHP Gn. Başkanlığı tarafından benim başkanlığımda görevlendirilmiş “Ali Dinçer, Coşkun Gökalp, Haydar Oymak ve İbrahim Özdiş’den”  oluşan 5 kişilik “Milletvekili İnceleme Heyeti” olarak, Sivas’a gitmiştik.

    İlk durağımız Valilik makamı olmuştu. Vali  Ahmet Karabilgin, SHP Gn. Bşk. ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’ye, eski danışmanı olarak en yakın olan valiydi. Sn. İnönü’nün çok güvendiği bir idareci idi.

    Vali Karabilgin’i makamında, büyük bir panik, şaşkınlık ve hatta kendi canının korkusu içinde bulmuşduk. Olaylara müdahale edememiş olmanın, 35 masum kişinin vahşice katledilmesine sadece seyirci kalmış olmanın büyük ezikliği içindeydi.

    Vali Ahmet Karabilgin’e; “Neden, bir hafta öncesinden adeta açıkça geliyorum diyen başkaldırıyı, daha evvel gerekli önlemleri alarak bastıramadınız?” sorusunu yöneltmiştik. Vali’nin yanıtı; “Olayların bastırılmasında polis yeterli olamadıSıvas Merkez’deki askeri garnizonu olayları bastırması için çağırdım. Tugay Komutanı Tuğgeneral ve yetkili Albay, ‘biz acemi birliğiz, gelemeyiz’  dediler” şeklinde olmuştu.

    Oysa Garnizondaki erat, acemi eğitimini tamamlamış, silah kuşanmış askerlerdi. Sadece bir bölümünün o sabah yemin töreni vardı ve vali de o törene katılmıştı. Kısaca, acil durumlarda ilin güvenliğinden sorumlu olan asker, valiyi dinlememişti. Oysa, zamanında müdahale eden bir tabur asker, olayların büyümesine fırsat vermeden kontrol altına alabilir, başkaldırıyı bastırabilirdi.

    Aradan yıllar geçecek, dönemin Sivas Tugay Komutanı olan emekli Tuğgeneral Ahmet Yücetürk kendisi savunurken, "Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, görevini yaptı mı, yapmadı mı? O masanın altına girdiği zaman ben arabamla toplumsal olayların içindeydim. Neredeydin Karabilgin? O, kafasını uzatıp camdan bile bakmadı" ifadesinde bulunacaktı.

    Kısaca, 2 Temmuz 1993’de Sivas’da kara cüppelilerin, şeriat düzeni özlemcilerinin, ‘laik cumhuriyete’ karşı başkaldırısı sergilenir, insanlar diri diri yakılırken, dönemin iktidarı, yöneticileri ve güvenlik güçleri maalesef adeta gaflet uykusu içindeydiler.

 CUMHURBAŞKANLIĞI DENETLEM RAPORUNDA SİVAS KATLİAMI

    Yıllar sonra, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatı ile hazırlanacak 1402 sayfalık ‘gizli’, ancak sadece 78 sayfalık ‘Sonuç Bölümü’ kamuoyuna açıklanan Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Raporu’nda;

Tugay Komutanınca Valilikten gelen taleplerin belirsizliği ve toplumsal krize müdahalede askerin kullanılmasına yönelik isteksizlik nedeniyle, emrinde bulunan 13.481 askerden (4.195’i usta asker ve rütbeli personel olmak üzere) peyderpey yaklaşık 370’inin sevk edildiği ve olaylarla ilgili risk algılamasının yapılmamış olması nedeniyle sevk edilen askerlerin göstericilere müdahale ve otelin korunması yerine, hükümet meydanı ve istasyon caddesinde konuşlandırılarak kuyumcuların korunması gibi pasif ve lokal risk algısı içeren uygulamalarda kullanıldığı kanaatine varılmıştır.” ifadeleri yer almıştı.

    Söz konusu Devlet Denetleme Kurulu Raporunda, dönemin idarecileri ve siyasi yöneticileri töhmet altında bırakılırken, olaylarda başrolü oynayan dinci radikal kesimlerden, onları provoke edenlerden hiç söz edilmemesi, Raporun “objektif kriterlere göre hazırlanmadığı” şeklindeki yaygın  kanaate güç katmıştı.

    Rapor bir yandan, “Devlet şiddeti önlemedi, izledi. Olaylara müdahale etmedi.” tesbitini yaparak, suçu dönemin siyasilerine, güvenlik güçlerine ve idareci kadrolarına yüklemişti. Diğer yandan ise, “olaylara karışanları, katliamı gerçekleştirenleri, onları provoke edenleri” adeta yok sayarcasına, aklarcasına;

(i) “Bir gecede dikilen Pir Sultan Abdal Heykeli, milliyetçi ve dini reflekslerin tepkisini çekti.”

(ii) “Aziz Nesin’in onur konuğu olarak davet edilmesi neticesinde milliyetçi ve dini reflekslerle bir protesto gerçekleştirilmiştir, tepkilere yol açmıştır.”

(iii) “Sivas olaylarının bir komplo veya provokasyonun neticesinde gerçekleştiğine dair herhangi bir zilliyet bağı kurulamamıştır.”

gibi toplumun aklı ve sağduyusu ile adeta alay eden sonuçlara varabilmişti.

    Hatta Rapor’da, “Soruşturma ve yargılanma aşamalarında da devlet ağır hizmet kusuru işlemiştir” ifadesine yer verilerek, olayı gerçekleştiren Cumhuriyet karşıtı unsurlar korunmaya çalışılmış;  yargı, devletin en üst kademesi tarafından baskı altına alınmaya çalışılmıştı.

   

    ‘Vicdansız vahşet olayının’ başka olumsuz boyutları da vardı;

* Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, olayların daha başlangıcında, “Güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmeyin” talimatını vermişti.

* DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin çiçeği burnunda henüz bir haftalık Başbakanı Tansu Çiller, çevresine ‘kendini benimsetme’ mesajları dağıtmakla meşguldü.

* Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ise, ‘Devlet güçlüdür, nasıl olsa sorunu çözer iyimserliği içinde, sorunun ciddiyetini kavrayamamış durumdaydı.

   

    Sivas’da aydınlarımızı yakanlar, gerçekte; ülkemizin bütünlüğü, huzuru ve barışını, laik demokratik Türkiye’nin temel değerlerini, ülkenin aydınlık geleceğini hedef almışlardı. İnsanlığın doğuştan hakettiği, devredilemez nitelikte olan ‘insan haklarının başatı olan yaşam hakkını’ yok etmişler; ‘inanç ve ifade özgürlüğünü’ ayaklar altına almışlardı. Halkımız Anadolu’nun barışında derin yaralar açan bu vahşeti hiç unutmayacak, hiç unutturmayacaktır.

   

    2 Temmuz 1993’de Sivas’da, “Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye” başkaldıran “radikal dinciler” tarafından bundan 22 yıl evvel Madımak otelinde, yakılarak vahşice katledilen, aralarında “Muhlis AKARSU (45, sanatçı) ve Eşi  Muhibe AKARSU; Metin ALTIOK (53, şair, yazar, felsefeci); Mehmet ATAY(25, gazeteci, fotoğraf sanatçısı); Behçet Sefa AYSAN (44, şair); Asım BEZİRCİ (66, araştırmacı, yazar); Emin BUĞDAYCI (18, şair); Muammer ÇİÇEK (26, aktör); Nesimi ÇİMEN (62, şair, sanatçı); Hasret GÜLTEKİN (22, şair, sanatçı); Uğur KAYNAR (37, şair); Asaf  KOÇAK (35, karikatürist); Edibe SULARİ (40, sanatçı)nın  da bulunduğu 33 “can’ın” ve 2 otel çalışanının anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

       Bu  vahşetin hesabı bugüne kadar gereğince sorulmadı, sorulamadı.    Sivas’ta gerçek suçlular kimdi?

Tabiatıyla başta, “laik çağdaş devlete başkaldırıyı” planlayan, uygulayan karanlık güçlerdi. Onları adeta özendiren, hatta yönlendiren bazı siyasetçilerdi.

İnsanlık tarihinde görülmemiş vahşeti gerçekleştiren, insanlıktan nasiblerini almamış gözleri dönmüş yobazlardı.

Maşa olarak kullanılan kökten dincilerdi; onların yönlendirdiği düşünme reflekslerini yitirmiş kitlelerdi.

Bu olayları duyduğu halde susan, gördüğü halde umursamayan, basireti ve aklı bağlanmış ‘yerel yöneticilerdi, güvenlik güçleriydi; vahşete adeta davetiye çıkaran dönemin Hükümeti idi.’

Atatürk sevgisi ve ilkelerini, aydınlanma devrimini, laik demokratik cumhuriyetimizi hazmedemeyen iç ve dış odaklardı.

Bu olumsuzluklara, umursamazlık içinde ancak demokrasinin gereği olarak oyları ile omuz veren  insanlarımızdı.  

 

    Ama suçlu, asla ‘Sivas’ değildi;

Sivas; Mustafa Kemal’i bağrına basmış, laik Cumhuriyetimizin kuruluşuna kucak açmış kentidir.

Sivas; Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin ilk gerçek başkent’idir.

Sivas; ‘Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli, Aşık Veysel, Mevlana, Edibali, Karacaoğlan, Yunus Emre ve diğer onlarca, yüzlerce aşıkları, gönül insanlarını yüzyıllar boyu yaşatmış Anadolu hümanizmasının’ simge kentidir.    

    Laik cumhuriyetimizi şeriat düzenine dönüştürmek, teokrasiyi ülke yönetimine hakim kılmak, Türkiye’yi Cumhuriyet öncesine geri götürmek isteyen ‘gerici siyaset ve siyasetçilerin’ korumasında gerçekleştirilen 2 Temmuz 1993 lekesi, Sivas’ın şanlı ve onurlu tarihini karartamaz.

     Laik cumhuriyetin temellerinin atıldığı Sivas; ‘gerici kalkışma, Taliban özentileri, tarikatçı yobazlar ile onların ardındaki yoz siyasi odaklar’ ile anılmaktan ve ‘2 Temmuzun lanetinden’ kurtarılmalıdır. Sivas, hafızalarda ‘4 Eylül aydınlığı’ ile yer almalıdır.

DEVLET TEMSİLCİLERİNİ AÇIKLAMALARI

        Böylesine kritik bir ortamda Başbakan Tansu Çiller, bulunduğu mevkiye ve kendisine hiç yakışmayan büyük bir umursamazlıkla, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir!” diyerek, sonra sık sık tekrarlayacağı gaflarından birini yapmıştı.

       Vali Karabilgin olaylardan aylarca sonra; Sorumluyum; başaramadığım, insanların yanmasını engelleyemediğim için. Ama arkamda devlet var sanıyordum. Sivas’ta Cumhuriyete karşı; önceden hazırlanmış, kademe kademe uygulamaya konulmuş örgütlü bir saldırı yapıldı” açıklamasını yapmıştı.

    Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise; katliamı yapanlar, yönlendirenler, yönetenler yerine, A. Nesin’in festival kapsamında yaptığı konuşmayı olayların sorumlusu olarak göstermekteydi. Olayları ancak (ikisi saldırganlardan) 37 kişi hayatlarını kaybettikten, onlarcası yaralandıktan sonra kontrol altına alabilen güvenlik güçlerini, Güvenlik güçleri büyük bir gayret sarfederek bir arbedeyi önlemiştir şeklinde, gerçekleri örtmeye dönük yetersiz bir açıklama yapmıştı.

   

    Her koşulda devletine karşı büyük güven ve sorumluluk duygularını paylaşmayı kimlik ve kişiliğinin ayrılmaz bir niteliğine dönüştürmüş olan Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Sivas olayları sırası ve sonrasında oldukça zor günler yaşamıştı.

    Kendisine yöneltilen eleştiriler karşısında, “Ben ne yapabilirdim, ordum yok ki gönderseydim diyecekti. Hatta daha ileri giderek, “Olaylara geç müdahale edilmesinde, Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in de (sonra DYP’den milletvekili seçildi) benim kadar sorumluluğu var tepkisini vermişti. 

   CHP'DEN ARAŞTIRMA ÖNERGESİ

    CHP ise, Sivas olayları sürecini büyük bir duyarlılık içinde ele alacak; daha 03 Temmuz 1993 günü TBMM Başkanlığına ‘Meclis Araştırması’ açılması için önerge verecekti. Ali Dinçer’in ilk imzacı olarak yer aldığı önergeyi, mevcut CHP milletvekillerinin tümü  imzalamışlardı.  “Madımak vahşeti” konusunda verilmiş olan Araştırma Önergesi üzerinde Meclis’de yaptığım uzun  konuşmada özetle şunları söylemiştim:

    “Sivas’ta, ‘Şeriat  istiyoruz. Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak.’ diye haykırarak saldıranlar, Atatürk’ün büstünü kıranlar, laik Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı bu güzel kentte, bu temelleri yıkma özlemlerini ortaya koymuşlardır. Pir Sultan Abdal şenliğini basanlar, Ozanlar heykelini yıkanlar, ‘düşün, anlatım ve inanç özgürlüğüne’, ‘hoşgörü ve çoğulcu demokrasiye’ duyarsızlıklarını açığa vurmuşlardır.

    Sivas’ta saldırganlar çılgınlık duvarını nasıl aştılar? Yangın oteli sararken, hangi insanlık dışı içgüdüyle, ‘yak, yak’ diye tempo tutabildiler? Biraz evvel İçişleri Bakanı itiraf etti, ancak konuşması sorulara tam yanıt olmadı. Soruyorum;

(i) Hükümet, güvenlik güçleri ile olayları yaratanları karşı karşıya getirmeme konusunda gösterdiği duyarlılığı, insanlarımızın yaşam haklarını koruma konusunda acaba ne diye gösteremedi?

(ii) Olayların gelişmesine seyirci kalan Hükümet, bu aymaz tavrı ile hangi güçleri ürkütmekten korkmuştur? Hangi ilkesiz dengenin tutsağı olmuştur?

  ABDÜLLATİF ŞENER'DEN KARŞI OY YAZISI  

Bu arada RP Sivas Mv. Abdüllatif Şener’in, TBMM Komisyon Raporunun bütününe katılırken;

* “1 Temmuz günü Kültür Merkezi salonunda bulunanların büyük çoğunluğunun sol yumrukları havada ‘devrim şehitlerine’ saygı duruşuna Vali hangi sıfatla iştirak etmiştir.”

“Yazıları, yayınları ve konuşmaları ile sürekli olaylara sebebiyet veren Aziz Nesin’in kendisi bir provokatör müdür, yoksa provokatörler tarafından kullanılmakta mıdır.”

şeklindeki görüşlerini içeren ‘karşı oy” yazısını anlayabilmek hiç mümkün olmayacaktı. Bu tavır, hoşgörülü ve demokrat siyasetçi olma iddiasındaki, Milli Görüş hareketinden gelen Abdüllatif Şener’e hiç yakışmayacaktı.

 

Olaylardan beş gün sonra toplanan CHP Parti Meclisi, ana hatları aşağıda verilmiş olan Bildiriyi yayınlamışdı:  

Düşünce ve inanç özgürlüğü ve laiklik ilkesi demokratik cumhuriyetimizin temeli ve vazgeçilmez kuralıdır. Laiklik, düşünce ve inanç özgürlüğününde, çoğulcu toplum yapısının ve toplumsal barışın da güvencesidir.

Sivas olayları, bu ilkeye inanmayan karanlık çevrelerin, hukuk devleti yerine şeriat devleti özlemi taşıyanların, toplumsal barışa ve bütüm toplumumuzun esenliğine karşı eylemli bir kalkışmasıdır.

Hiçbir gerekçe kaba kuvveti, zorbalığı, saldırganlığı, cana kastetmeyi, insan öldürmeyi haklı kılamaz.

Birtakım tahriklerin bu olaylara yol açtığı savı, en az bu saldırılar kadar ve demokrasi dışı bir anlayışın ürünüdür.

İktidar sözcülerinin yanısıra, bunca vahşet, bunca ölüm karşısında ‘tahrik’ tezine itibar eden bazı siyasilerin olaylar karşısında sergiledikleri ikircikli tavır ve oportunism ibret verici bir durumdur.

Ülkemizin; ‘ayrımlara, ayrılıklara, kavgaya’ değil, ‘barışa, birbirini dinleyip anlamaya, bir büyük uzlaşmaya’ ihtiyacı vardır.

Bu bilinçle; CHP, düşünce ve inanç özgürlüğünün, laikliğin, çoğulculuğun, barışın ve demokratik hukuk devletinin, yılmaz ve yorulmaz savunucusudur.

   CUMHURİYETE, LAİKLİĞE VE DEMOKRASİYE YÖNELİK EYLEM 

DGM’de, “Laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla, hafif cezalarla geçiştirilmeye çalışılan ‘Sivas Olayları’ davası, sonra Yargıtay’ın bozma kararı ile “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik” eylem olarak değerlendirildi. 33 sanık  önce idama, sonra da ‘idam cezasının iç hukukumuzda kaldırılması üzerine’ müebbed ağır hapse mahkum edildiler.

    Ancak, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in 11 Ağustos 2013 tarihli açıklamasına göre, yani katliamdan 20 yıl sonra, 17 sanık hala ‘sözde aranmaktaydı’.  Zaten Yargıtay 9. Ceza Dairesi, bu kişiler için ‘zaman aşımı’ maddesini yürürlüğe koyacak, olayın insanlığa karşı suç olduğu yorumlarını da bu kararla birlikte reddetmiş olacaktı...

 SİVAS FAİLLERİNİN AVUKATLARI AKP'DE..

Süheyl Batum faillerinin avukatlığını yapanları isimlerini ve görevlerini açıklamıştı. Bir  bölümü; “Hayati Yazıcı(AKP’li Devlet Bakanı); Haydar Kemal Kurt(AKP Isparta Mv); Zeyid Aslan(AKP Tokat Mv); Av.Hüsnü Tuna(AKP Konya Mv);İbrahim Hakkı Aşkar(AKP Afyon Mv); M. Ali Bulut(AKP Maraş Mv) ve tabii Şevket Kazan (Adalet Bakanı)”  den oluşan, zanlı avukatlığını üstlenen o ibret listesinde yer alanların hemen tümünün sonra AKP’de siyasete soyunmaları acaba nasıl bir tesadüf idi!

  

Algan HACALOĞLU (02 Temmuz 2017)


Etiketler: Sivas Katliamı - katliam - DYP - SHP - CHP - Demirel - İnönü - Çağdaş Ulusal Çizgi - Ulusal Çizgi

Diğer GÜNCEL haberleri
Yorum Ekleyin
Üye Yorum
Gönder


FOTO GALERİ

Minik yazarlar, Atatürk`ü yazdı: Ben Seni Hiç Görmeden Sevdim

#

http://www.cagdasulusalcizgi.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright@cagdasulusalcizgi.com