TARİHİN VİCDANINI SIZLATAN SOYKIRIM YALANI | ÇAĞDAŞ ULUSAL ÇİZGİ
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >> TARİHİN VİCDANINI SIZLATAN SOYKIRIM YALANI26.04.2016 22:26

TARİHİN VİCDANINI SIZLATAN SOYKIRIM YALANI

TARİHİN VİCDANINI SIZLATAN SOYKIRIM YALANI


24 NİSANDA GERÇEKTE NE OLDU? 24 NİSAN HANGİ OLAYIN YILDÖNÜMÜDÜR?


Bu haber 1652 kez okundu.

Dicle Eroğul yazdı..

Propagandanın esası tekrarmış. Aynı yalanı sürekli tekrarlayarak “gerçekmiş” algısı yaratılıyor. Emperyalizm sadece silahla, terörle saldırmıyor; algı operasyonu ile çarpıttığı sözde “tarih” ile de saldırıyor. Amacı ise yüzyıllardır olduğu gibi bölmek ve sömürmek.

24 Nisan 1915'de gerçekte ne oldu? Bakalım tarihin sayfalarına…

İstanbul'da ileri gelen Ermeni ihtilalcileri tutuklandı. Ermeni Komite Merkezleri kapatıldı, bu merkezlerin evrakına el kondu. İstanbul'da toplam 2.345 kişi tutuklandı. (Ermeniler, 24 Nisanı katliam/soykırım tarihi diye çarpıtmışlardır. Oysa o gün yalnız işte bu 2.345 Ermeni tutuklanmış, fakat bir tek Ermeni ölmemiştir. Ama sanki o gün büyük bir katliam yapılmış gibi 24 Nisan tarihi 100 yıldır tekrarlana tekrarlana beyinlere kazınmıştır. Propagandanın esası tekrarmış.

Bu noktaya yıllar hatta 18. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan müdahaleler sonucunda gelinmişti. Emperyal devletler o günün adıyla Düvel-i Muazzama, Osmanlı İmparatorluğunu bölüp parçalamak istiyordu. Kullandıkları araç ise milliyetlerdi; Balkanlar'da yaşananlar malum ama sadece onunla yetinmemiş Anadolu'yu da Balkanlaştırmışlardı. Doğu Anadolu'da kullandıkları araç Ermenilerdi. 24 Nisan 1915'den önceki günlerde, Ermeni isyanlarına, Ermenilerin Ruslarla birlikte çalıştıklarına, Ermeni çetelerin köylere saldırılarına, Ermeni komitacıların Müslüman halkı katlettiklerine ve Rusların, kendi sınırları içindeki Müslümanları, sefil ve perişan bir halde Türk sınırlarından içeri soktuğuna dair telgraflar yağıyordu Babıali'ye.

Peki, 24 Nisan 1915'den sonra tarihin yapraklarını çevirmeye devam edelim: 

25 Nisan 1915

*  Arıburnu Zaferi kazanıldı. İtilaf Devletleri'nin, Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in Tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması. İngiliz ve Fransızların Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale'ye asker çıkarmaları, 9 ay sürecek Çanakkale kara savaşlarının başlaması.

* Rus donanması İstanbul Boğazı'nı dövdü.

27 Nisan 1915

Asker kaçağı Ermeniler hakkında Diyarbakır Valisinden Dahiliye Nezareti'ne yazı: “Diyarbakır'da asker kaçağı, silah ve mermi araması yapılmış; sonucunda pek çok silah, cephane, askeri elbise, patlayıcı madde bulunmuştur. Ermeni komitacılarından yalnız merkezde 1.000'den fazla asker kaçağı ele geçirilmiştir.

2 Mayıs 1915

Başkumadan Vekili Enver Paşa'dan Dahiliye Nazırı Talat Bey'e yazı: “Van gölü etrafında ve Van Valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır haldedirler. Bu toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvasının dağıtılması düşüncesindeyim. 3. Ordu Kumandanlığı'nın verdiği bilgiye göre, Ruslar 20 Nisan 1915'te kendi sınırları içindeki Müslümanları, sefil ve perişan bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda belirttiğim amacı sağlamak için, ya bu Ermenileri aileleriyle birlikte Rus sınırı içine göndermek, yahut bu Ermeni ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygununun seçilmesiyle yapılmasını rica ederim. Bir sakınca yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışardan gelen İslam halkın yerleştirilmesini tercih ederim.”

5 Mayıs 1915

Ermeniler Van'da saldırıya geçerek Müslüman mahallesini yakmaya başladılar. Vali Cevdet Bey bunun üzerine Van'ın boşaltılmasını emretti.

17 Mayıs 1915

Türk askeri Van'dan çekildi. Van, Rusya'nın ve Ermeni asilerinin işgali altına düştü.

18 Mayıs 1915

Rus Çarı, Van Ermenilerine teşekkürlerini bildirdi.

21 Mayıs 1915

İkinci Van isyanı çıktı. Şehir tamamen yakıldı.

24 Mayıs 1915

İngiltere, Fransa ve Rusya, Ermeni tutuklamalarını protesto etti.

26 Mayıs 1915

Dahiliye Nezareti'nden Sadarete Ermeni tehciriyle ilgili tezkere yazıldı. Yazının özeti şudur: “Ermenilerin bir kısmı ordunun hareketini zorlaştırıcı davranışlarda bulunmakta, halka saldırmakta, asilere yataklık etmektedir. Bu yüzden Van, Bitlis, Erzurum Vilayetleri ile Adana, Mersin, Kozan, Cebelibereket kazaları, Maraş Mutasarrıflığı (Maraş merkezi hariç), İskenderun, Beylan, Antakya kazalarında yerleşik Ermenilerin yerleri değiştirilecektir. Bunlar Musul ve Zor Mutasarrıflıklarının kuzey kısımlarına; Halep vilayetinin doğu ve güneydoğusuna, Suirye vilayetinin doğusuna nakledileceklerdir.”

27 Mayıs 1915

Tehcirle ilgili Geçici Kanun çıkarıldı. Kanunun adı tam olarak şudur: “Vakt-i seferde icraat-ı Hükümete karşı gelenler için cihet-i askeriyece ittihaz olunacak tedabir hakkında Kanun-u muvakkat” 3 maddelik kanunun metni de şudur:

“1) Vakt-i seferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse derakıp (hemen) kuva-yı askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar. 2) Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kura (köyler) ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian (toplu halde) diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.” Kanunun 3. maddesi de yayımlandığı tarihte yürürlüğe gireceğine ilişkindi. Kanun 1 Haziran 1915'te yayımlandı ve o gün yürürlüğe girdi. Kanunda “tehcir” kelimesi geçmiyor, yalnız “diğer mahallere sevk ve iskan” deniyordu.

30 Mayıs 1915

Tehcirle ilgili Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) kararı çıkarıldı.

Kararın özeti şudur: “Ahali, kendilerine ayrılan bölgelere rahat bir şekilde, can ve mal güvenlikleri sağlanarak nakledilecektir. Yeni evlerine yerleşene kadar iaşeleri göçmenler ödeneğinden karşılanacaktır. Eski mali ve iktisadi durumları göz önünde tutularak kendilerine emlak ve arazi verilecek, muhtaç olanlara hükümetçe mesken yaptırılacak, çiftçi ve zanaat erbabına tohumluk ve alet edevat sağlanacaktır, geride bıraktıkları taşınabilir mal ve kıymetler kendilerine münasip şekilde ulaştırılacaktır. Ermenilerin boşalttıkları şehir ve köylerdeki taşınmaz malları tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra, bu köylere yerleştirilecek muhacirlere tevzi edilecektir. Muhacirlerin ihtisas sahası dışında kalacak, zeytinlik, dutluk, bağ, dükkan, fabrika, depo gibi gelir getiren yerler müzayede ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir. Bütün  bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta talimatname hazırlanacaktır.”

23 Temmuz 1915

Boğazlıyan'da Ermeni isyanı çıktı.

1 Ağustos 1915

Fındıkçık'ta (Maraş) Ermeni isyanı çıktı.

9 Ağustos 1915

Urfa'nın Germüş köyünde Ermeni isyanı çıktı.

14 Eylül 1915

Antakya'da (Musa Dağ) Ermeni isyanı çıktı.

29 Eylül 1915

Urfa'nın içinde Ermeni isyanı çıktı.

20 Kasım 1915

Ermenilere ve Suriye'ye Yardım Amerikan Komitesi (American Committee for Armenian and Syrian Relief =ACASR) kuruldu. Bu komite 1918'de Yakın Doğu'ya Amerikan Yardım Komitesi (American Commiittee for Relief in the Near East=ACRNE) adını aldı, 1919'da da kısaca Yakın Doğu Yardım Örgütü (Near East Relief) adını aldı.

1915-1917

İstanbul'daki ABD Büyükelçisi Morgenthau, Ermeni iddialarını destekleyen ağır raporlar kaleme alıp Washington'a gönderdi. (Uzun yıllar sonra bir Amerikan tarihçisi, yaptığı araştırmalarla bu raporların çoğunun abartma, çarpıtma, hatta uydurma olduğunu ortaya çıkardı.)

7 Şubat 1916

Islahiye'de Ermeni isyanı çıktı.

9 Şubat 1916

ABD Senatosu 12 sayılı şu kararı kabul etti: “Senato, açlık, hastalık ve anlatılamayan acılara maruz bırakılan Ermenilere yardım için şimdilerde yükseltilmiş olan, tahsis edilen fonlarla katkıda bulunmak suretiyle bu ülke yurttaşlarının sempatisini kazanmasının bir ifadesi olarak, ABD Başkanının “bir gün” ilan etmesini saygıyla ister.” Kongre de aynı zamanda 1915'ten 1930'a kadar, Amerikan halkının manevi evladı olarak gördüğü 132.000 Ermeni çocuğuna 116 milyon dolar katkıda bulunmayı kabul etmiş ve Yakın Doğu Yardım örgütü olarak bilinen kuruluşu güçlendirmiştir.

4 Nisan 1916

Akdağmaden'de Ermeni isyanı çıktı.

9 Nisan 1916

Tosya'da Ermeni isyanı çıktı.

17 Haziran 1916

Ermenilerle Rusla Van'da katliam yaptılar.

1916

Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Yapılan Muameleler, 1915-1916 (The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire, 1915-1916) başlıklı İngiliz “Mavi Kitabı” Londra'da yayımlandı. ABD tarihçisi Justin Mc Carthy'nin de belirttiği gibi, bu kitap, İngiliz propaganda dairesince hazırlatılmış bir savaş propagandası kitabıdır. Osmanlıların Ermenilere karşı katliamlar yaptığını güya belgelemiştir. Bazı insanların ağzından belgeler düzülmüş, fakat bu insanların birçoğunun hiç yaşamamış hayali insanlar olduğu sonradan ortaya çıkmıştır. Kitap ta belge diye verilenlerin pek çoğu da Taşnak gazetelerinin propaganda yazılarıdır. İngilizler harp içinde Almanlara karşı da benzer bir propaganda kitabı yayımlamışlar, fakat o kitap “yalanlar koleksiyonu” diye bir tarafa atılmıştır ve bugün artık hiç söz konusu edilmemektedir. Fakat Ermeniler kendileriyle ilgili bu “Mavi Kitap”ın 2000 yılında yeni bir baskısını yapmışlar ve buna dört elle sarılmışlardır. Kitabı hazırlayanlardan biri olan tarihçi Arnold Toynbee de bu düzmece kitabın “propaganda için” hazırlatılmış olduğunu 1966'da yazdığı hatıralarında itiraf etmiştir. Toynbee, yeni Türkçeye çevrilen hatıratında şunları da söylemektedir: “1877-78 Türk-Rus Savaşı'ndan beri Ermeniler siyasi ideallerin peşine düşmüştü. Yunanlılar gibi bir devlet koparabilecekleri ümidini taşımışlardı… Yunanlıların ve Ermenilerin siyasi amaçlarının meşruiyeti yoktu. Çünkü iki grup ta azınlıktaydı. İmparatorluğu bölmeyi amaçlıyorlardı… Onların bu amacı, Türklere ciddi haksızlık yapılmadan gerçekleşemezdi. Türkler, yerli Ermenilerin Ruslar için 'beşinci kol' olarak çalışabileceğini keşfetmişti. Türkler bu nedenle de Ermenileri savaş bölgesinden çıkarma kararı aldılar. Bu da bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilebilir… Benzer koşullarda başka hükümetler de benzer kararlar aldılar. Mesela Pearl Harbour'da Japonlar ABD'ye saldırınca ABD, Japon asıllıları göç ettirdi.” (H, 19 Mart 2005) Bu “Mavi Kitap” ile bir yandan Osmanlı Devleti, diğer yandan da ABD hedef alınmıştı. İngiliz propaganda beyinleri, “Hıristiyan Ermenilerin Müslüman Türkler tarafından kılıçtan geçirildikleri” propagandasıyla Amerikan halkını ayağa kaldırmak, böylece Washington Hükümetini Büyük Savaşa çekmek, aynı zamanda Ermeniler için Amerika'dan yardım toplamak amacı gütmüşlerdir. Grabill, “Bu kitabın amacının Ermeniler için Amerika'dan yardım toplanmasını sağlamak” olduğunu belirtir. “The purpose of this work (…) was to attract favour for relief and for Armenian interests” der. Bu amaçların ikisi de gerçekleşmiştir: ABD 1917 yılında İngilizlerin yanında Birinci Dünya Savaşı'na girmiş ve savaşın gidişini değiştirmiştir. Yine bu “Mavi Kitap” sayesinde Amerika'dan o güne kadar görülmemiş miktarda para toplanmıştır. 2 milyon doları aşan bu para, Near East Relief (Yakın Doğu Yardım Örgütü) adlı örgüt tarafından Ermeni mültecilere dağıtılmıştır.

6 Temmuz 1916

Ermeniler Bitlis, Siirt, Muş il ve ilçelerinde katliam yaptılar.

3 Ekim 1916

Ermeniler Tercan'da katliam yaptı.

7 Aralık 1916

Dahiliye Nezaretinden Sadarete tehcir raporu sunuldu: Buna göre, toplam 702.900 kişi tehcir edildi. Bu maksatla 1915 yılında 25 milyon, 1916 Ekim sonuna kadar 86 milyon kuruş harcandı ve bu yıl sonuna kadar 150 milyon kuruş daha sarfetmek gerekecek.

20 Nisan 1917

Osmanlı Hükümeti, ABD ile diplomatik ilişkilerini kesti. ABD, Almanya'ya savaş açmıştı, o tarihte Almanya, Osmanlı Devleti'nin müttefikiydi, Türk-Amerikan ilişkileri bu yüzden kesildi. İlişkiler kesildiyse de iki ülke arasında bir savaş hali doğmadı ve bir Türk-Amerikan savaşı çıkmadı. ABD ile diplomatik ilişkiler on yıl sonra yeniden kurulabilecekti.

7 Kasım 1917

Rusya'da Bolşevikler iktidara geldi.

24 kasım 1917

Bolşevikler, Türkiye'nin paylaşılmasını da öngören gizli antlaşmaları açıklayıp yayımladılar.

26 Kasım 1917

Ruslar mütareke istediler.

4 Aralık 1917

Osmanlı-Rus mütareke görüşmeleri Erzurum'da başladı.

15 Aralık 1917

Brest-Litovsk'ta Ruslarla mütareke imzalandı.

Ocak 1918

Ermeniler Bayburt ve İspir'de katliam yaptı.

8 Ocak 1918

ABD Başkanı Wilson, barış için tespit ettiği 14 maddesini açıkladı. Bu 14 maddenin 12'ncisi Türkiye ile ilgiliydi ve şöyleydi: Halihazır Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk kısmına emin bir hükümranlık hakkı sağlanmalıdır. Ancak halen Türk hakimiyetinde bulunan diğer milletlere, rahatsız edilmeden otonom bir gelişme fırsatı ve tereddüde yer bırakmayacak bir can emniyeti temin edilmelidir. Boğazlar milletlerarası garanti altında bütün devletlerin ticaretine ve gemilerine serbest geçit olarak devamlı açık bulunmalıdır.”

13 Ocak 1918

Petrograd'da, Pravda gazetesinde ve Stalin imzalı bir bildiri yayımlandı. “13 No'lu Decret” olarak bilinen bu belgede, Rusya'nın, Ermenileri silahlandırdıktan sonra Türk topraklarını boşaltacağı açıklandı: “Türk Ermenistanı sınırlarından askeri birliklerin çabucak çekilmesi ve hemen bir Ermeni milisi kurulup, orada can ve mal güvenliğinin sağlanması...” dendi. Bu, Doğu Anadolu Müslümanlarını Ermenilere teslim etmek demekti.

30 Ocak 1918

Brest-Litovsk barış görüşmeleri yeniden başladı.

12 Şubat 1918

Doğu Anadolu'da Rus askeri silah bırakınca Ermenilerin silahlanarak saldırılara başlamaları üzerine Türk ordusu ileri harekete geçti.

Atatürk 13 Ağustos 1923 günü TBMM'nin İkinci Dönem Birinci Yasama Yılını Açış Konuşmasında şöyle der: 

“Efendiler, şarkta Trabzon'u, cenupta Adana'yı ihtiva edecek Büyük Ermenistan'dan eser kalmamıştır. Ermeniler, tabii olan sınırları dahilinde bırakılmıştır.”

Bilal N.Şimşir (“Ermeni Meselesi 1774-2005” Kronolji Bölümü'nden alıntıdır.)

Eskiler, “Ermeni gailesi” diyorlardı. “Gaile”, dert, sıkıntı, keder, üzüntü, insanı uğraştıran, bezdiren, sıkıntılı iş demektir. Bİr bakıma “baş ağrısı”, hatta “baş belası”. Ermeni gailesi, basit bir sorun değil, karmaşık, “sui generis” bir sorundur, başka sorunlara pek benzemiyor. Bu gailenin geçmişinde, Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne ihaneti var; düşmana hizmeti var; Mehmetçiği arkadan hançerlemesi var; masum Müslüman köylüleri kılıçtan geçirmesi var, alçaklık, kalleşlik var, yalanın, hilenin daniskası var, her türlü adilik, kötülük ve de emperyalizmin bütün çirkin oyunları var.

Ermeni çetelerinin “faşist milliyetçiliği”, “sapık yurtseverliği” (Bu tespit, K.S. Papazian'a aittir. Aklı başında bir Ermeni olduğu anlaşılan Papazian, “Patirotizm Perverted – Sapık Yurtseverlik” adlı bir kitap ta yazmıştır. Boston, 1934) kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanan bir Ermeni suikast damarı, masum Türk kanı döken katilleri “Ermeni Ulusal kahramanı” ilan etme geleneği, Ermeni çocukları bu sözümona “kahramanlara” özendirip yeni suikastçiler yetiştirme ve suikast geleneğini kuşaktan kuşağa aktarma kültürü, kimi Ermeni papazlarının kanlı suikatçileri kutsayıp yüceltme alışkanlığı, Ermenistan Hükümetinin, kanlı teröristlere kanat germesi, hatta onlara devlet protokolunda yer vermesi vs. vs. var. Masum Türk diplomatlarını vurmuş, Türk kuruluşlarına bombalar savurmuş ve pek çok masum can almış o kanlı teröristler yargılanmamış, cezasız kalmıştır. Ermeni gailesinin içinde bunların hepsi var. Ermenistan'ın, Türkiye sınırlarını reddetmesi, Türk topraklarına göz dikmesi, Azerbaycan topraklarını işgal etmesi, yüz binlerce Azeri'yi yerinden yurdundan etmesi var, var, var da var. Yani Türkiye'nin karşısında dengesiz, patolojik, iflah olmaz, yüzsüz insanlar var… İnsanı uğraştırır, kahreder…

Ermeni gailesi, Tanzimatçıları uğraştırdı, Islahatçıları, Meşrutiyetçileri uğraştırdı; Kuvayı Milliyecileri de çok uğraştırdı. Ve bugün Cumhuriyet çocuklarını uğraştırıyor.

Ermeni sorunu, temeli 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'na kadar dayanan bir siyasal süreçtir. O antlaşma ile Osmanlı Devleti, Osmanlı Hıristiyanlarının dinlerini ve kiliselerini koruyacağı yolunda Rusya'ya güvence verdi: Keşke vermeseydi! Keşke imparatorluktan bir parça toprak verseydi de böyle bir taviz vermeseydi ve kendi içişlerine bir yabancı devleti hiç karıştırmasaydı. 

21 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nın VII. Maddesi, Rusya'yı Türkiye'deki Hıristiyanların koruyucusu durumuna getirdi. Bundan sonra Rus Çarlığı, Kaynarca Antlaşması'na dayanarak, Osmanlı Hıristiyanlarının “koruyucusu” rolünü üstlendi ve Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmaya başladı. Rusya için  bu antlaşma, Osmanlı Devleti'ni içerden de karıştırıp parçalamanın ahdi dayanağı oldu.

Bundan sonra Osmanlı tebaası Hıristiyanlar, bu arada Ermeniler, kendilerini Rus Çarının tebaası gibi görmeye başladılar. Daha 19. yüzyıl başlarında, gerek İstanbul'da, gerek Doğu Anadolu'da birçok Osmanlı Ermenisi, cebinde Rus pasaportu taşıyordu. Gizli veya açık olarak Rus pasaportu elde etmiş olan Osmanlı Ermenilerinin sayısı yıldan yıla arttı. Bu Ermeniler, Rus emperyalizminin beşinci kolu durumundaydı ve her Osmanlı-Rus savaşında Ruslara hizmet etme yoluna sapmışlardır.

Rusya'nın, Ermenileri ve öteki Osmanlı Hıristiyanlarını kullanarak Osmanlı Devleti'ni parçalamaya başlaması, Avrupa'nın diğer büyük devletlerinin, özellikle İngiltere'nin kıskançlığını kamçıladı ve iştahını kabarttı. Onlar da bu büyük pastadan mutlaka pay almalıydı. Bu pasta Rusların tekeline bırakılamazdı. Onlar da Osmanlı Devleti'yle benzer bir antlaşma yapmalı, benzer haklar kazanmalıydılar. Daha önce kazanmış oldukları engin kapitülasyon haklarını yeterli bulmuyorlardı artık. Gerçi iktisadi ve adli kapitülasyonlar Osmanlı'yı sömürmeye yetiyordu ama Osmanlı ülkesini fiilen parçalayıp bölüşmeye yetmiyordu. Batılıların Küçük Kaynarca benzeri antlaşmalara da ihtiyaçları vardı. Bunu elde edebilmek için fırsat kolluyorlardı. Bekledikleri tarihi fırsat Kırım Savaşı'nda önlerine geldi. 

Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Rusya ezilmedi ve istila edilmediyse de yenildi. 1856'da Osmanlı Devleti ve Avrupa “Büyük” Devletleri, Paris'te barış masasına oturdular. İlginç ve düşündürücüdür ki, Rusya'nın 1774'te savaşla aldığı Küçük Kaynarca imtiyazının benzerini bu defa Batılılar, 1856'da, dost ve müttefik olarak aldılar! “Ben düşmanımla baş ederim, tanrım sen beni dostlarımdan koru” diye bir söz vardır; kim demişse doğru demiştir; Osmanlı'nın dostlarından çektiklerine pek uygun düşer.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord J. Russel, İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi Sir H. Bulwer'e gönderdiği talimatta, “1856 Paris Antlaşması, Babıali'nin Hıristiyan tebaası üzerinde bir tek devletin koruyuculuğu yerine beş devletin ortak koruyuculuğunu (collective protectorate) getirmeyi öngörmüştür” diyordu.

İngiliz bakan, “1856 Paris Antlaşması'na kadar Osmanlı Hıristiyanları üzerinde yalnız Rus 'protektorası' vardı, artık 'kolektif protektora' veya 'Avrupa protektorası' dönemi başladı” diyor. Gerçi Paris Antlaşması'nda açıkça Ermeni adı geçmiyordu ama Hıristiyan demesi şimdilik yetiyordu. Bundan böyle Osmanlı Ermenisi'nin arkasında yalnız Rusya değil, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve İtalya da vardı. Yani Rusya ile birlikte altı büyük devlet, yani Düvel-i Muazzama. Bu açgözlü emperyalist devletler, Osmanlı ülkesine göz dikmişlerdi, Ermeni'yi de kullanarak Osmanlı topraklarını parçalama emellerine ulaşmaya çalışacaklardır. Ermeniler ise Avrupa'ya dayanarak Osmanlı Hükümetinden taviz üstüne taviz koparma yoluna sapacaklardı. Osmanlı Ermenisi, Paris Antlaşması'ndan sonra, gitgide yüzsüzleşecek ve küstahlaşarak tanınamaz hale gelecekti. 

ABD de epeydir Osmanlı ülkesini “keşfetmiş” idi ve Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama sürecinden uzak kalamazdı, kalmayacaktı. Amerikalı, Osmanlı Hıristiyanları, özellikle Osmanlı Ermenileri gibi bir kozu sonuna kadar kullanacak, istismar edecekti; fakat bunu yaparken farklı bir yöntem izleyecekti.

Washington Hükümeti, Osmanlı Ermenilerine el uzatma veya el atma işini, bugünkü moda deyimiyle “sivil toplum kuruluşları”na ve özel sektöre havale etti; kendisi hükümet olarak arka planda kalmayı yeğledi. Sivil toplum kuruluşları derken Amerikan misyoner örgütlerini ve yardım kuruluşlarını kastediyoruz; özel sektör de Amerikan tüccarı demektir. Amerikan protestan misyonerleri Ermeniler arasında gerçekten etkili oldular. Amerikalı tarihçi Joseph L. Grabill buna “Protestan Diplomasisi” demektedir.

1890-1900 arasında 12.000 kadar Ermeni Amerika'ya göç etti. 1901'den sonra Amerika'ya Ermeni göçleri daha da hızlandı. ABD'de Ermeni kolonisinin nüfusu 50.000'i aştı. Kısacası, Türkiye'den Amerika'ya Ermeni göçü – Amerikan misyonerlerinin ve Türkiye ile iş yapan Amerikan tüccarının da etkisiyle- 1915 tehcir olayından 75 yıl önce başlamış ve 19. yüzyılın bütün ikinci yarısı boyunca ve ondan sonra da devam etmiştir. Ermeni göçmenler, ABD'ye halı, kilim götürürken Türk düşmalığı da götürdüler ve yaydılar.

Anadolu, 19. yüzyılın son çeyreğinde misyonerlerin ve yabancı konsoloslukların istilasına uğramış durumdaydı. Ermenilerin yaşadığı belli başlı Anadolu şehirlerinde İngiliz, Amerikan, Rus, Fransız vs. konsolosları vardı. Misyonerler ve konsoloslar Anadolu'da mekik dokuyorlardı. Her biri Ermenilerin elinden tutuyor, onları kendi taraflarına çekiyordu…

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Osmanlı Ermenileri artık yerlerinde duramaz oldular. Üst üste Büyük Devletlere başvurup özerklik istemeye başladılar. Hem Rusya'dan, hem İngiltere'den anlayış, hatta destek gördüler. 3 Mart 1878 günü imzalanan Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşması'na Ermenilerle ilgili bir madde kondu; bu madde daha sonra Berlin Antlaşması'na da girecekti.

İstanbul Ermeni Patriği Nerses, 13 Nisan 1878'de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'ye bir muhtıra yolladı. Patrik, Ermenilerin, artık Müslümanlarla birarada yaşayamayacaklarını söyleyerek, “Türkiye Ermenistanı'nda bir Hıristiyan yönetim” kurulmasını istedi. “Türkiye Ermenistanı” ile nerenin kastedildiği ise pek belli değildi. Çünkü, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde Ermeniler yaşıyor idiyse de hiçbir yerde bir Ermeni nüfus çoğunluğu yoktu; tıpkı bugün Ermenilerin yaşadığı Fransa'da veya ABD'de bir “Ermenistan” bulunmaması gibi. Patriğin başvurusu da boşa gitmedi. 4 Haziran 1878'de Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan Kıbrıs Antlaşması'nın birinci maddesinde Osmanlı Ermenileriyle de ilgili önemli bir hüküm yer aldı. Türkiye bakımından bu hüküm, Kıbrıs'ın yönetiminin İngiltere'ye bırakılması kadar önemliydi, denilebilir: çünkü bu hüküm Ermeni gailesini kamçıladı ve Anadolu'yu Balkanlaştırdı.

Anadolu'yu karıştırıp Balkanlaştırmak için Rusya ve İngiltere yarış içideydi. Rusya Ermenilere bir şey mi vaad ediyor, hemen ardından İngiltere aynı vaatte bulunuyor. Rusya Ayetefanos Antlaşması'na Ermenilerle ilgili bir madde mi koyuyor; İngiltere de Kıbrıs Antlaşması'na benzer bir hüküm koyuyor. Birkaç ay sonra bu iki büyük devlet Berlin'de bulşuştular ve öteki büyük devletlerle birlikte 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Barış Antlaşması'na Ermeniler için ortaklaşa şu hükmü koydular (sadeleştirilmiştir):

“Madde 61- Babıali (yani Osmanlı Devleti), Ermenilerin oturdukları vilayetlerin yerel şartları dolayısıyla muhtaç oldukları ıslahat ve düzenlemeleri yapmayı ve Kürtler ile Çerkezlere karşı (Ermenilerin) emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt eder...”

Berlin Antlaşması'nın altında Avrupa Büyük Devletlerinin hepsinin imzaları vardı. Yani Osmanlı Ermenileri, artık kendilerini Büyük Devletlerin ortak koruması altında görebilirlerdi ve öyle gördüler. Artık Ermenileri tut tutabilirsen. Avrupa, Ermeni toplumuna bir “altın madeni” sunmuştu. Bu madeni çalıştırmak artık Ermenilere düşüyordu. Mora'da Yunanlılar ayaklanmış, arkasından bir devlet kurmuşlardı. Filibe Sancağında Bulgarlar ayaklanmış, bunun da ardından bir Bulgar Prensliği kurulmuştu. İşte Kıbrıslı Rumlar da İngiliz idaresine girmişlerdi. Öyleyse Ermenilere gün doğmuş demekti.

Yabancı konsolosların Anadolu'da Ermeniler arasında dolaşmaları Ermenileri daha da kamçıladı. Konsolosların gezileri Ermenilere birer mesajmış gibi algılanıyordu. Osmanlı toplumunun içi işte böyle karıştırıldı. Türklerle Ermenilerin arası böyle açıldı. 1909'da Adana'da patlak veren Ermeni ayaklanması ve Türk-Ermeni vuruşmasının tohumları böyle atıldı. Adana Valisi, İngiliz kışkırtmalarının nereye varacağını 30 yıl önceden haber veriyor: “Bu gidişle memleketin güvenliği bozulacak, vatandaşların düşüncesi tamamen değişecek ve ilerde daha tehlikeli bir hal alacak” diyor. Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir.

Berlin Antlaşmasının ardından Anadolu'da mantar gibi yabancı konsolosluklar açıldı. Yalnız İngiltere 10 kadar konsolosluk açmıştı. Bunlar şu şehirlerdeydi: Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzincan, Erzurum, Halep, İzmir, Muş, Sivas, Trabzon, Van.

İngiliz konsolosluklarından başka Rus, Fransız, Amerikan, Alman, Avusturya ve İran konsoloslukları da vardı. 1896 yılında Erzurum'da altı yabancı konsolosluk vardı: Rus, İran, Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri konsoloslukları. Osmanlı valileri, mutasarrıfları, kaymakamları bu yabancı ajanların yerli yersiz müdahaleleri, baskıları altında görev yapmaya çalışıyorlardı. Göz göre göre Anadolu karıştırılıyor, Osmanlı ülkesi parçalanmaya çalışılıyordu.

Ermeniler 1887 yılında Hınçak, 1890 yılında Taşnaksutyun adlı Ermeni ihtilal örgütlerini kurmuşlardı. Rusya Ermenileri tarafından kurulmuş olan bu örgütler 1890 ortalarında Anadolu'da kan dökmeye başlamışlardı. Tam bu sıralarda Doğu Anadolu'da yeni yeni yabancı konsolosluklar açıldı.

19. yüzyılda Osmanlı ülkesinin parçalanması, bu coğrafyada milli devletler kurmak yoluyla oluyordu. Çok milletli imparatorluk, tek milletli devletlere bölünüyordu. Çok kanlı bir operasyondu bu. Bu yolla Rumeli toprakları parçalanmıştı; oralarda yaşayan Türk halkı “sinekler gibi” kırılmış, kılıçtan geçirilmiş ve Yunanlılara, Sırplara, Bulgarlara yer açılmıştı. Şimdi sıra Anadolu'ya geliyordu. Anadolu'da Ermenilere bir “yurt” açılmak isteniyordu.

Osmanlı İmparatorluğu çökünce Türk de, Ermeni de, Rum da enkazın altında kalabilir, beraber ezilebilirdi; çünkü yan yana, hatta iç içe yaşıyorlardı. Benzetmede hata olmazsa, çok milletli Osmanlı toplumu bir “şark halısı” gibiydi, denilebilir. Çok renkli, çok motifli; sağlam bir dokusu, kendine göre bir ahengi, dengesi, estetiği olan bir şark halısı veya Türk halısı. Avrupa'ya göre Osmanlı'nın çok renkli bu güzelim halısı çirkindi, onu tek renkli “garp halıcıklarına” dönüştürmeliydi. Eski halı sökülmeli, yünleri, ipleri, renklere göre ayrılmalı ve aynı malzemeden tekrar tek renkli garp halıları veya Avrupa halıları dokunmalıydı. Dayatma işte buydu. Tarihçi Arnold Toynbee, Batı'dan çıkan milli devlet ilkesinin Osmanlı toplumuna uygulanması, “atomdan kopmuş bir elektron gibi yıkıcı ve öldürücü olmuştur” der.

Ermeni ihtilalcileri, 1890'lardan başlayarak, Anadolu'da kan dökerek bir “Büyük Ermenistan” hayalini hayata geçirmeye kalkıştılar. Büyük Devletlere güvenerek böyle bir maceraya atıldılar. Balkanlar'da yaşanan acılardan ibret alacakları yerde, Balkan milliyetçilerini örnek aldılar. Yunanlıların bir Megali İdea veya “Büyük Ülkü” yani “Büyük Yunanistan” emeli olduğu gibi, Ermeni ihtilalcileri de bir “Büyük Ermenistan” hülyasına kapıldılar. Samsun-Mersin hattının doğusunda kalan bütün Anadolu topraklarını “Ermenistan” yapmak istiyorlardı! Buralarda ezici bir Müslüman çoğunluk yaşadığını ise hiç hesaba katmadılar.

Berlin Antlaşması'nın ardından ihtilalci Ermeni örgütleri kuruldu: 1887'de Hınçak örgütü, 1890'da Taşnak partisi sahneye çıktı. Hemen belirtelim ki bu örgütleri kuranlar Osmanlı Ermenileri değil, Rusya Ermenileriydi. Hınçak örgütü, Rusya'nın varlıklı Ermeni ailelerinin Avrupa'da okuyan çocukları tarafından İsviçre'nin Cenevre şehrinde, Taşnak örgütü ise Tiflis'te kuruldu. Ama her ikisi de Osmanlı Ermenilerini peşlerine takıp Osmanlı'ya silah çekti. Osmanlı topraklarında bir Büyük Ermenistan kurma emeline kilitlendiler. Hiçbiri Ruslara silah çekip Rus İmparatorluğu içinde bağımsız bir Ermenistan kurmaya kalkışmadı. 

Ermeni ihtilalcileri ve komitacılar, 1890'lardan başlayarak yıllarca Anadolu'yu kana buladılar; tıpkı yüzyıl sonra PKK teröristlerinin yaptıkları gibi. Üst üste silahlı Ermeni olayları, Ermeni ayaklanmaları çıkarıldı. Silahlı eylemler imparatorluk payitahtı İstanbul'a taşındı.

İstanbul'da, Galata semtindeki Osmanlı Bankası silahlı-bombalı bir Ermeni çetesi tarafından basıldı.  Hatta 1905 yılında Sultan Abdülhamid'e de suikast düzenlendi. Eylemleri ses getirdi, Avrupa'da ve Amerika'da yankı yaptı. Yurtdışında “Müslüman Türkler, masum Hıristiyan Ermenileri kesiyor” diye haksız bir haçlı propaganda kampanyası yürütüldü; Osmanlı yönetimi ve Türk halkı karalanmak istendi. 

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce son Ermeni ayaklanması, 14 Nisan 1909'da Adana'da patlak verdi. Bu ayaklanma, Moucheng adında Rusyalı bir Ermeni piskopos tarafından hazırlandı. Moucheng, İkinci Meşrutiyet'in ilanının ardından Türkiye'ye silah ithali serbest bırakıldığı için, Avrupa'dan çok miktarda tüfek, tabanca, bomba ve mühimmat getirtmiş ve Çukurova'daki Ermeni gençlerinden silahlı bir “ordu” kurmuştu. İstanbul'da 31 Mart isyanı çıkınca, Kilikya Ermeni Devleti'ni kurma zamanı geldiğini düşünen silahlı Ermeniler, Türk mahallelerine saldırıp isyanı başlattılar. Asker yetişinceye kadar kendilerini savunan Müslümanlarla Ermeniler birbirlerine girdi. Türk-Ermeni boğuşması üç gün sürdü; Tarsus, Erzin, Nisis, Dörtyol yörelerine yayıldı ve sonuçta 1.850 Türk ve 17 bin kadar Ermeni can verdi. Dış basında İttihatçılar ve Türkler aleyhinde ağır yayınlar yapıldı. Üç gün sonra Adana'ya gönderilen Cemal Paşa, galiba Avrupa'yı yatıştırmak için, 47 Müslümanı astırdı. Ayaklanmayı çıkaran, Müslümanlara silahla saldıran, asıl suçlu durumda olan Ermenilerden ise sadece 1 kişi idam edildi. 

Savaş dönemlerinde, olağanüstü durumlarda nüfus kaydırmaları kaçınılmaz olabiliyor. Tarihte bunun çeşitli örnekleri var. Bir örnek: Birinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya ve İngiltere arasında savaş başlar başlamaz, İngilizler, Güney Avustralya eyaletinde yaşayan Alman kökenli nüfusu kıtanın iç taraflarına sürmüşler. Güney Avustralya'nın özellikle Adelaide taraflarında, çok sayıda Alman asıllı Avustralyalı var. Bunlar Birinci Dünya Savaşı'ndan uzun yıllar önce, 19. yüzyılda oralara gelip yerleşmişler, Avustralyalı olmuşlar, genellikle bağcılık yapıyorlar, şarap üretiyorlar. Avustralya'daki görevim sırasında, eşimle birlikte, Güney Avustralya eyaletine de resmi ziyaret yaptık. Bize mihmandarlık yapan protokol görevlisi Alman kökenli Avutralyalılardandı. Dedelerinin nasıl sürüldüklerini ondan ve diğer başka insanlardan dinledik. İngilizler o insanları perişan halde sürerken onlara çok gaddarca davranmışlar. Evlerini basmışlar, mallarını, mülklerini tarumar etmişler, piyanolarını bile parçalamışlar. Piyano ile Alman marşları çalabilirlermiş! Savaş Avrupa'da oluyor, bunlar ise Avustralya'da yaşıyor. Bu insanlar Avutralya hükümetine silah çekmemiş, İngiliz asıllı Avustralyalılara kurşun sıkmamış, Almanya ile işbirliği yapmamış. Ne zaman sürülmüşler: Avrupa'da savaş başlar başlamaz, 1914 yılında…

Ermenilerin tehciri ise 1915 yılındadır. İttihatçılar bu konuda İngilizleri mi örnek aldılar? Buna pek ihtimal verilemez, çünkü o uzak ülkedeki tehcirden dünyanın pek haberi yoktu. İngilizler, Avustralya'da olup bitenleri dünyaya pek duyurmuyorlardı. Avustralya'ya yerleştikleri zaman da burasını “bomboş bir kıta” diye dünyaya tanıtmışlardı. Oysa Avustralya'da Aborigine denen yerliler yaşıyordu. Amerikalıların Kızılderilileri yok ettikleir gibi İngilizler de Avustralya yerlilerini yok etmişler, fakat hepten tüketememişlerdi Dünya bunu çok sonra öğrenmişti. İttihatçılar İngilizleri örnek alsalardı, Ermenileri 1915'te değil, 1914'te göç ettirirlerdi.

Osmanlı başkomutanlığı, İngilizlerin Avustralya'da yaptıklarından değil, Rusların Doğu Anadolu'da yaptıklarından etkilendi. Rus orduları, 1914 kışında Anadolu'ya karşı büyük taarruza başlarken, Kafkasya Müslüman kitlelerini önlerine katarak yürüyorlardı. Müslüman halk, Anadolu'ya doğru sürülüyor, sürülürken eziliyor, kırılıyordu. Ruslar, 1877-78 kışında Tuna ve Edirne Vilayetlerinde yapmış olduklarını, 1914-15 kışında Kafkaslar'da, Doğu Anadolu'da tekrarlıyor, yerli Müslümanları kırıyor, kırdırıyorlardı.

Başkumandan vekili Enver Paşa, bu insanların imdadına yetişmek ve Rus ordularını durdurmak amacıyla, kış şartlarına yeterince hazırlanamamış olan Türk ordusunu alalacele Sarıkamış'a sürmüş ve orada karda kışta dondurmuştu. Ermeni tehciri önce, Kafkas Türklerinin Ruslar tarafından sürülmesine bir tepki olarak düşünülmüştür. İki şık akla gelmiştir. Ya Ermeni kitleler, Türk ordusunun önüne katılarak Rus topraklarına doğru sürülecekti ya da başka taraflara göç ettirilecekti.

Birinci şık uygulanmış olsaydı, Osmanlı Ermenileri iki ateş arasında biter, tükenirdi. Bu yapılmamış, nispeten daha insanca olan ikinci şık tercih edilmiştir. Yani Ermeniler cepheden uzak yerlere, Kuzey Irak'a ve Suriye'ye kaydırılmışlardır. Tehcir, bir zorunluluk idi.

Bilal N.Şimşir (“Ermeni Meselesi 1774-2005” Önsöz ve Giriş Bölümü'nden alıntıdır.)


Etiketler: Ermeni meselesi - Soykırım yalanı - Dicle Eroğul - Bilal N. Şimşir

Diğer GÜNCEL haberleri
Yorum Ekleyin
Üye Yorum
Gönder


FOTO GALERİ

Minik yazarlar, Atatürk`ü yazdı: Ben Seni Hiç Görmeden Sevdim

#

http://www.cagdasulusalcizgi.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright@cagdasulusalcizgi.com