Ümit Kocasakal - Ortadoğu'daki emperyal oyun, Yeni Anayasa ve Başkanlık tartışması | ÇAĞDAŞ ULUSAL ÇİZGİ
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >> Ümit Kocasakal - Ortadoğu'daki emperyal oyun, Yeni Anayasa ve Başkanlık tartışması21.02.2016 13:38

Ümit Kocasakal - Ortadoğu'daki emperyal oyun, Yeni Anayasa ve Başkanlık tartışması

Ümit Kocasakal - Ortadoğu'daki emperyal oyun, Yeni Anayasa ve Başkanlık tartışması


Ümit Kocasakal KAnal B'de yayınlanan Gündem Özel programında,Levent Yıldız'ın konuğu oldu. Ulusalcılık, uluslaşma, Sevr , Wilson prensipleri, emperyalizm, DTK bildirisi, Ortadoğu'daki hesaplar, çözüm süreciözerklik ve Yeni anayasa konusunda A dan Z'ye çarpıcı açıklamalarda bulundu


Bu haber 2221 kez okundu.

Ümit Kocasakal'ın açıklamaları (Görüntü çözümü)

Kimse Seroku Kandil'de ya da İmralı'da Aramasın, Serok Doğrudan Doğruya Okyanus Ötesinde

 Fotoğrafa büyük açıdan bakamazsak, “Yeni Anayasa” tartışmalarını ve başkanlık özlemlerini anlayamayız. Onları kendi içinde görmekten ziyade o büyük fotoğrafın içine koyduğumuz zaman bir anlam ifade edecektir.

Nasıl oldu da bu ülke bu hale geldi?

1923'te Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yeni bir devlet kuran, yeni bir ruh yakalayan, müthiş bir kalkınma hamlesine giren, o dönemde kendi kendine yetebilen, geleceğe ümitle umutla bakan, başı dik, onurlu, hiç kimseye borcu olmadığı gibi Osmanlı'nın bütün borçlarını da ödeyen, hızla sanayileşen bir ülke; nasıl oldu da bugün saman ithal eden, buğday ithal eden, gıda sorunu çekmeye başlayan bir ülke haline geldi. Nasıl oldu da insanlar birbirine düşman edildi?

Geçende Sağlık Bakanı, milli aşının yapılmasından bahsediyor. Milli aşı 1930'larda yapıldı zaten.

O Türkiye'den bu Türkiye'ye nasıl gelindi?

Ve son günlerde artış gösteren  terör...

Bu büyük fotoğrafı görmeden ne “Yeni Anayasa”yı bir yere oturtabilirsiniz, ne başkanlık sistemini bir yere oturtabilirsiniz, ne bu terörü bir yere oturtabilirsiniz.

Aslında Türkiye'nin bugüne nasıl geldiğiyle ilgili pek çok itiraf var zaten.

Bütün bu yaşananları anlayabilmek için “Yeni Dünya Düzeni”ni, emperyalizmi ve emperyalizmin ulaştığı son aşama olan finans kapitali, dünyayı kimin ve kimlerin yönettiğini anlamak gerekir. Bunları anlamadan, bunların arasındaki bağlantıları kurmadan hiç bir şeyi tahlil edemezsiniz ve çözüm bulamazsınız.

Mesele şudur; Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, dünyada eşi benzeri bulunmamış bir milli mücadele verilmiştir, bir mucize gerçekleştirilmiştir ve bu mucizenin sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

Emperyalizmi ilk kez fiiliyatta yenerek bütün dünyaya örnek olmuş bir liderden, böylesine bir destandan bahsediyoruz. Basitleştirmeye çalışıyorlar. Ama bu bir destan...


VİDEOİZLE>>>>>>>

Milli mücadele verildikten sonra tarihsel koşulların gereği olarak bu ülke, bir ulus devlet, bir üniter devlet olarak kuruldu.

Ulus olmak, millet olmak, aynı soydan gelmeye değil, aynı yoldan gelmeye ve aynı yolda  yürümeye dayanır. Dolayısıyla ulus olmak, aynı kökenden gelmeye değil, aynı topraklarda kader birliği etmeye dayanır. Ülkede farklı etnisite veya kökenlerin bulunması, bir millet olmaya, bir ulus devlet olmaya engel değildir.

O değişmeyen tarihsel koşulların en başına koyacağınız emperyalizmdir. Dünyada emperyalizm bitmedi. Ortadoğu kendi kendine mi karışıyor böyle, emperyalizm bir vakıadır.

Niye ulus devlet?

Çünkü emperyalizme, bir tek ulus devlet direnebilir.

Niye?

Çünkü ulus devlet size her türlü etnik, mezhepsel, dinsel kimlik ve farklılıklarınızdan önce ortak bir aidiyet duygusu yaratır; önce bu milletin bir parçasıyım, bu müthiş bir direnç sağlar.

“Türkiyeli” önermesinde bulunanlar, önce şunu izah etsin; o “Türkiyeli”nin içinde de “Türk” geçmiyor mu? Ne fark ediyor?

Doğal olarak fetihler çağından bu yana, her ülke, her devlet, o devleti kuran kurucu milletin adıyla anılır. Bu devleti ve bu ülkeyi, Türk milleti kurduğu için devletin adı Türkiye Cumhuriyeti, uyrukluğu da Türk'tür.

Ulu Önder eşittir deha, aşılamıyor... O dönemde yaptığı millet tanımına bakın, bu kadar mı güzel olabilir, bu kadar mı kapsayıcı olabilir. Diyor ki, tekrarlamaktan da bıkmamak gerekir; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu topraklarda yaşayan herkesi kapsayacak şekilde yapılmış bir tanım.

Şunu sorgulayalım; Türkiye'ye geliyorlar ve diyorlar ki “ulus devlet öldü”.

Peki şu soruyu niye sormuyoruz; “Bu ulus devlet niçin Amerika'da ölmüyor, İngiltere'de ölmüyor, Fransa'da ölmüyor, Belçika'da, Japonya'da ölmüyor da, Türkiye'de ölüyor?”

İşte bakın bütün mesele burada… “Türkiyeliyim” dediğinizde, gülerler adama.

Millet olmadan devlet olmaz. Zaten devlet kurmuş topluluklara millet denir, sosyolojik olarak. Milletsiz devlet olamayacağı için yapay bir millet geliştirmek zorunda kaldı Amerika. Avusturya da benzer bir biçimde.

Bugüne nasıl geldiğimize dönelim; Türkiye'yi nasıl bu hale getirdiler?

Daha eskiden alalım, bugünleri görmek için bilmek lazım;

1897 Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nda, Senatör Beverly, yeni Amerikan Doktrinini açıklıyor, çok sade, tek bir cümle: “Amerika'nın yeni doktrini ve bundan sonra uygulayacağı politika, kendi hükümetlerine sahip sömürgeler dönemidir.” Bu kadar mı güzel ifade edilir.

“Kendi hükümetlerine sahip sömürgeler”, görünürde hükümetleri olacak ama sömürge olacaklar demektir. Aynı zamanda şu demek, bir ülkede görünürde seçimler yapılıyor olması ve bir hükümetin bulunması, o ülkenin bağımsız olduğu anlamına gelmiyor.

Türkiye'de, Ulu Önder'in ölümü ile birlikte Cumhuriyet devrimi yarıda kaldı, kesildi, tamamlanamadı.

Çok partili siyasi yaşama, tam bir Cumhuriyet kuşağı oluşmadan erken geçildi. Bu kararın zamansız verilmesi çok büyük hatadır.

Köy Enstitülerinin ve Halkevlerinin kapatılmasıyla, diğer taraftan eğitim ve kültürel ilerleme sekteye uğradı.

Ve asıl öldürücü darbe de Türkiye'ye 1952'de NATO'ya girmesiyle vuruldu. Çünkü tam bağımsızlığını kaybetti.

“Oltadaki Balık Türkiye” terimine bakın, aynı zamanda bir kitap ismi, Sayın Mehmet Emin Değer'in “Oltadaki Balık Türkiye” adlı bir kitabı var ama ifade ona ait değil, ifade Nelson A. Rockefeller'e ait. 1956 yılında, Türkiye'nin NATO'ya girişinden 4 sene sonra, Başkan Eisonhower'a yazdığı mektupta, Türkiye'ye yapılan iktisadi yardımları eleştiriyor ve diyor ki; “Sayın Başkan, Türkiye'ye bu yardımları yapmayınız çünkü oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur.” Bunun anlamı Türkiye zaten oltaya yakalanmış.

Nihai darbe de, 12 Eylül harekatı ile vuruldu Türkiye'ye.

Türkiye'nin son milli direnç noktalarının kırılarak uluslararası kapitalizmle ve sermayeyle tam olarak bütünleştirilmesi hareketi idi. Darbe 24 Ocak 1980'den, ekonomi konusundaki kararların alınmasından 9 ay sonra yapıldı. 1961 Anayasası'nın hükümleri ışığında uygulanma şansı yoktu 24 Ocak kararlarının. Darbe, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesinin hukuki, anayasal, siyasi ve ekonomik altyapısını oluşturmak için yapıldı.

Sonra başka bir şey yapıldı, Ebola'dan, SARS'dan, bildiğimiz bütün virüslerden daha tehlikeli 3 tane virüs attılar Türkiye'ye. Hızla yayıldı bu virüsler. Neydi bu virüsler?

Birincisi etnik ya da etnisite virüsü, ikincisi mezhep virüsü, üçüncüsü din sömürüsü virüsü. Bu üç virüs te hızla yayıldı. Kardeş kardeşe düşman edildi, insanlar etnik, mezhepsel, dinsel olarak kamplara ayrıldı. Türkiye, tam bir etnik ve mezhepsel cehenneme çevrilmeye doğru sürüklendi.

Bugün yaşadığımız sıkıntıların temeli budur.

Türkiye, ne zaman iyi bir yerlere gidecek olsa hep karşısına meseleler çıkarılmıştır. Bir zamanlar Şark Meselesi vardı, arkasından Ermeni Meselesi çıktı ve arkasından da Kürt Meselesi çıktı. O bölgede bir sorun var ama o mesele ifade edildiği gibi “Kürt Meselesi” olmaktan ziyade emperyalizm tarafından fişeklenen, kışkırtılan bir meseledir. Orda ciddi bir az gelişmişlik ve feodalite sorunu vardır ve emperyalizm de bu yumuşak karnı kullanmaktadır. Zaten nerden belli, “Biji Serok Obama!”; kimse Seroku Kandil'de ya da İmralı'da aramasın, Serok doğrudan doğruya Okyanus ötesinde.

Emperyal güç, Ortadoğu ile oynuyor.

Bundan yıllar önce, o zamanın Dışişleri Bakanı Condeliza Rice, “22 ülkenin sınırları değişecek.” dedi, saklamıyorlar ki ve ondan sonra Büyük Ortadoğu Projesi devreye girdi. O projenin yürümesi için önündeki en büyük engel Türkiye idi. Bu durumu, Türkiye'deki milli güçleri, başta silahlı kuvvetler olmak üzere çökerterek aştılar. Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kurmaca, düzmece, kumpas davalar ile siyasi iktidar ve kendi besleyip büyüttüğü paralel yapı bu kumpasları kurarak onları çökerttiler. BOP'un önünde engel kalmadı.

Gelinen noktada terör örgütüne bu silahlar nerden gidiyor?

Güneydoğu'da ve Doğu'da şu anda somut, fiili bir kalkışma var. Bir ayaklanma provası söz konusu. Birileri diyor ki orda karşılıklı çatışma ve savaş var. Bu eğer bilinçli kullanılmıyorsa başka ama bu çok tehlikeli bir ifade. Orda varolan şey bir terör eylemidir, bir kalkışmadır. Savaş veya çatışma iki eşit taraf arasında olur. Savaş dediğiniz anda buna (ki çok zehirli bir ifade savaş, örtülü savaş, kirli savaş), bir yandan terör örgütüne bir meşruiyet kazandırıyorsunuz, devletle onu aynı seviyeye çekiyorsunuz, öte yandan da devlete kafa tutuyor, devletle çatışıyor konumunda göstererek  güç vehmediyorsunuz. Ayrıca savaş demek suretiyle, ileride birtakım uluslararası mekanizmaları harekete geçirecek şekilde savaş suçları konseptinin altyapısını oluşturuyorsunuz.

Deniyor ki “iki taraf ta silah bıraksın”. Dünyanın hangi egemen devletinde silahlı kuvvetler silah bırakır? Dünyanın hangi devletinde hendekler kazmak, oralara bombaları koymak, askeri polisi bu şekilde öldürmek, okulları bombalamak, ambulanslara saldırmak, alışveriş yapan subayların ensesinden kurşun sıkmak gibi eylemlere müsaade edilebilir? Hadi bakalım Paris'in banliyölerinde hendek kazmaya kalksınlar, daha birinci küreği vuramadan tepesine çökerler adamın.

İki şeyi birbirinden ayırmak lazım, orada yapılan terörle mücadeledir, savaş değildir. Egemen bir devletin kaçınılmaz olarak yapması gereken şeydir. Devlet terör örgütünün propagandaları karşısında da, kendi meşruiyeti bakımından da terör örgütü gibi davranamaz. Hukuk içerisinde yapacak bu mücadeleyi, teröre bulaşmamış halkla teröristi özenle ayıracak. Zaten bugünkü mücadeledeki güçlüklerinin en başında olan da budur. Eğer bu mücadele sırasında hukuk dışına çıkan kamu görevlileri varsa, bunlar da yargı önüne çıkarılacak.

Diyarbakır Baro Başkanı'nın öldürülmesi olayı örneğin, bir ülkede güpegündüz bir açıklama yaparken bir baro başkanı öldürülemez. Devletin kendi bekası için, kendi saygınlığı için, kendi yurttaşı için bu cinayeti aydınlatmak gibi bir zorunluluğu ve yükümlülüğü vardır. Çok önemlidir; hukuk güvenliği açısından da, her açıdan da çok önemlidir.

Orda bir ayaklanma var. İstihbarat bilgilerine göre terör örgütünün kendi içinde bir istihbarat örgütü kurduğu ve bahar aylarında o bölgede yaygınlaştırılacak şekilde halk ayaklanmaları örgütleyeceği veya bunlara girişeceği söyleniyor. Türkiye'nin geldiği nokta çok vahimdir, tam anlamıyla bir bölünme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bunların asla ve kat'a kültürel hakların talebi ile hiçbir ilgisi yoktur.

Türkiye'ye 90-95 yıl önce kabul ettiremedikleri Sevr ve Wilson prensipleri dayatılıyor. Wilson prensipleri 14 maddedir, burada bir hatırlatma yapalım, Baromuzun da hak ettiği cevabı verdiği DTK'nın 14 maddelik bildirisini hatırlayalım, niye 14 madde, hiçbir şey tesadüf değil, çünkü Wilson prensiplerini çağırıştırıyor. Wilson prensiplerinin 12. maddesine bakın, ordan da bugüne bakın: “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı. Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliği ile özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalı.”

Sevr'in 64. maddesi: “62. maddede zikredilen havalideki Kürtler, bu havali Kürtlerinin ekseriyetinin Türkiye'den ayrılarak, müstakil olma arzusunu ispat ederek Cemiyet-i Akvam Meclisi'ne müracaat ederler. Cemiyet-i Akvam Türkiye'ye tavsiye eder, Türkiye, işbu tavsiyeye muvafakat ve bu havali üzerindeki bilcümle hukukundan feragat etmeyi şimdiden taahhüt eder.”

Sevr'in 3. Kısım Başlığı ise “Kürdistan”

DTK'nın açıklamasına bakalım; “demokratik özerklik”, “özyönetim” deniyor, bakalım ne demekmiş? “Özerk yönetimler” oluşturulacakmış, halkın yönetime katılımı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi diyorlar ya ne demek istiyorlar bakalım: “Bu özerk bölgeler, seçilmiş meclisler ve meclis içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından yönetilecek. Merkezi yönetimin, özerk bölgeler üzerindeki her türlü vesayetine son verilecek. Her kademede eğitim, özyönetimlere bırakılacak. Türkçe'nin yanında yerel diller resmi dil olarak kabul edilecek. İnanç ve ibadet hizmeti sunan kurumlar özerk yönetimler olarak örgütlenecek. Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetleri özerk yönetimlerce sağlanacak. Yargı sistemi ve adalet hizmetleri, özerk bölge modeline göre verilecek. Toprak, su, enerji kaynaklarının işletilmesi, özerk yönetimlere bırakılacak. Her türlü kara, hava ve deniz ulaşımı ile trafik hizmetleri yerel yönetim organlarınca yürütülecek. Bu hizmetleri sunabilmesi için de vergiler, özerk bölge yönetimleri tarafından toplanılacak. Ve nihayet asayişin tümünü sağlayacak özerk bölgede resmi güvenlik birimleri kurulacak.”

Merkezi idareye ne kaldı?

Bu özyönetim ne anlama gelmektedir?

Selahattin Demirtaş'ın bu bildiri üzerine açıklaması şu: “Bu direniş zaferle sonuçlanacak, herkes halkın iradesine saygı duyacak. Kürtler artık kendi coğrafyasında siyasi irade olacak. Belki Kürtlerin bağımsız devleti de olacak. Federal devleti ya da kantonları da, özerk bölgeleri de olacak.”

Diyarbakır'da 6-7 Şubat tarihinde 6 tane Kürt örgütü toplanmışlar, yaptıkları açıklamanın başlığı: “Kürdistan'da savaşın sonlandırılması ve siyasi çözüm perspektifi”

Sonuç açıklaması “Wilson Prensipleri”ne gönderme yapılarak şöyle devam ediyor: “Konferansımız, Kürt ve Kürdistan meselesini bölgesel ve uluslararası siyasal bir mesele olarak görür. Sorunun çözümünü, Kürt milletinin kendi geleceğini belirleme hakkı olarak belirler. Konferansımız, ülkemizin güney parçasının bağımsızlık mücadelesini, güneybatının statü arayışını ve doğunun yeniden ulusal canlanışı yönündeki mücadelesini destekler. Konferansımız, Kürt ve Kürdistan meselesinin halen devam ediyor olmasının temelinde Türk devletinin izlediği tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak siyasetinin bulunduğunu saptar. Sorunun şiddet ve askeri yöntemlerle çözülemeyeceğinin altını çizer. Savaş ve operasyon anlayışının terk edilmesi çağrısı yapar. Hükümet Kürdistan'daki tüm siyasal, toplumsal aktörlerin oluşturacaği ortak temsil heyetini muhatap alarak uluslararası garantörlerin gözetiminde müzakere sürecini bir an önce başlatmalıdır. Konferansımız, güney Kürdistan'daki bütün siyasi aktörleri, bu tarihi süreçte kenetlenmeye, güneybatı Kürdistan'daki siyasal parti ve hareketlerimizi kalıcı ulusal ittifak içinde adım atmaya, ortak bir askeri, ekonomik ve siyasi yönetim oluşturmaya çağırır.”

Bu son kısmı “Yeni Anayasa”nın neden gerektiği hususunda da aydınlatıcı olacak.

YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK SİSTEMİ İSTEKLERİ 

Milli mücadele döneminin zararlı cemiyetleri başka isimler altında yeniden kurulmuş durumda. O dönemin Kürt Teali Cemiyeti'nin bugünkü türevlerine bakın, o dönemin birtakım gerici yapılanmalarının bugünkü hallerine bakın, hepsinin bugünkü yapılanması vardır.

“Ulusalcılık” ne demek?

Ulusalcılık, kendi ulusunun çıkarlarını, bu topraklarda yaşayan ve hep birlikte bir ulus oluşturan, aynı soydan gelmese de, aynı yoldan kader birliği ederek gelen bu ulusun çıkarlarını, küresel çıkarlardan ve başka ulusların çıkarlarından önce görmek demektir. Bu anlamda ulusalcılık anti-emperyalizm demektir. Bu topraklarda yaşayan bütün yurttaşların, bu ulusun çıkarlarını emperyalist çıkarlardan ve diğer ulusların çıkarlarından üstün tutmaktan gurur duymaları gerekir. Asıl hesap vermesi gerekenler küreselcilerdir. Ulusalcılığın zıddı küreselciliktir.

Ulusalcı olmak anti-emperyalist olmak demektir, bu kadar basit.

 Türk milletine karşı, Türk ulusuna karşı, bu topraklarda yaşayan herkese karşı korkunç bir kuşatma ve saldırı var. Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye'yi bölme ve parçalamanın, yüzyıl öncesinden kalma Wilson Prensipleri ve Sevr'i, gecikmeli de olsa hayata geçirmenin son aşaması, konulacak son nokta, “Yeni Anayasa”dır.

 Baromuzun hak ettiği cevabı verdiği DTK'nın 14 maddelik bildirisine, her bir maddeye baktığınızda istisnasız “özyönetim”, “demokratik özerklik” v.s. taleplerinin hep “Yeni Anayasa”yla bittiğini görürsünüz. Kısacası bütün talepleri, “Yeni Anayasa” ile irtibatlandırılıyor.

Diyarbakır'da yapılan “Kürdistan'da savaşın sonlandırılması ve siyasal çözüm perspektifi” adlı kongrenin sonuç bildirisinde “Yeni Anayasa” ihtiyacını gösteren şu ifade var: “Konferansımız, BM, İKÖ, AP, AB, Avrupa Konseyi, AGİT ve dünya halklarını, Kürdistan halkının adalet, özgürlük, eşitlik için verdiği mücadeleyi desteklemeye çağırır. Konferansımız, tekrar güncelleşen 'Yeni Anayasa' çalışmalarında bir taraf olarak tüm Kürdistani güçlerin görüş ve önerilerinin alınmasının gereğini vurgular. Yapılacak 'Yeni Anayasa'da Kürt kimliğinin tanınması, Kürt ulusal taleplerinin ve Kürdistan'ın statü hakkının yer almasını önemle belirtir. Kürtçenin eğitim ve kamusal alanda kullanılması ve resmi dil statüsüne kavuşmasını talep eder.”

Halen daha “Yeni Anayasa”nın neyin talebi olduğu konusunda kuşkusu olan kaldı mı? 

Bu siyasi iktidarın şöyle bir özelliği var; bu siyasi iktidar, onun yetkilileri, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan, bugüne kadar yaptıkları ve söyledikleri ile ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiş olmaları sebebiyle, o paralel yapıyla da, bu etnikçi kalkışmayla da birlikte hareket etmiş olmaları sebebiyle, (insanlar anılarını tazelesin, kimler Oslo'da görüşmeleri yaptı, çadır mahkemelerini kimler kurdu, içeri giren gerilla dedikleri teröristlerle kolları kaldırıp halaylar neyin nesiydi, Dolmabahçe mutabakatı neyin nesiydi) bütün bu sebeplerle onların söylediği şeyler, doğru bile olsa anlamını ve değerini yitiriyor.

Mevcut anayasa ile burda talep edilen Kürdistan'ı kurabilir misiniz? Resmi dil, vergi toplayan özerk yönetimler, bunları yapabilir misiniz? Hayır yapamazsınız.

Anayasa'nın değiştirilemez ilk 3 maddesinde; Madde 1: “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”; Madde 2: “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma, adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”; Madde 3: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türçe'dir, bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı bayraktır, milli marşı İstiklal Marşı'dır, başkenti Ankara'dır.”; Madde 4: “Anayasanın 1. maddesindeki devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hükümle, 2. maddesi Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Bu durumda bu Anayasa ile yapamazsınız, o zaman size yeni bir anayasa lazım.

Yeni anayasa yapılamaz demek yeterli değil.

 

Halkımızın anlayacağı şekilde bu tehlikeyi hem siyaseten, hem hukuken belirtmemiz gerekiyor. İlk sormamız gereken soru şu; Yeni anayasa acaba toplumdan kaynaklanan nesnel bir talep midir, yoksa başka birilerinin talebi midir?

Hemen yanıt verelim buna: Hatırlayın bundan 3-4 sene önce;  gene bir yeni anayasa olayı gündeme gelmişti. Başta Milli Merkez olmak üzere birçok kuruluş buna karşı çıktı. Ben de buna dahil olmak üzere 70-80 yere gitmişimdir, anlatıldı ama yarıda kaldı, akil adamlar devreye girdi. Hatırlayın o dönemde, dönemin meclis başkanı Cemil Çiçek çok güzel bir şey söylemişti. Trakya'da bu yeni anayasa girişimleri ile ilgili bir toplantıda demişti ki;

“Bu kadar önemli bir konuda gele gele 5 kişi, 10 kişi geliyor, halk buna ilgisiz.” Soruyorum size, evine ekmek götürmekte zorlanan, hayatını kazanamayan, yoksullukla boğuşan, ay sonunu nasıl getiririz diye düşünen insanların talebi midir yeni anayasa?

Toplumun, halkın, milletin gündeminde yeni bir anayasa yok. Milletin gündeminde huzur, güven, kardeşlik, ekonomik gelişme, hak ve özgürlüklerini kullanabilmek gibi meseleler var. Yeni anayasa yok ve burdan bir kere daha söylüyorum, anayasa bir devletin kuruluş bildirgesidir, çatısıdır. Bu anlamda yeni anayasa bir sihirli değnek değildir. Yeni bir anayasa yaptığınızda otomatik olarak milli geliriniz artmaz. Yeni bir anayasa ile ekonomik sorunlarınız bir anda çözülmez. Örneğin yeni bir anayasa yaptığınızda kestiğiniz milyonlarca ağaç yerine dikilmez. Yeni bir anayasa yaptığınızda harap edilen meralar ve tarım alanları geri gelmez. Kirlenen denizleriniz temizlenmez. Böyle  çoğaltmak mümkün.

O zaman halkın talebi değilse, toplumun talebi değilse, kimin talebi bu yeni anayasa? O zaman yeni anayasa BOP’un senarist ve uygulayacılarının, emperyalizmin, etnikçi kalkışma ve etnikçi yapıların talebi. Az önce kanıtladım; hem DTK nın açıklamasında hem de yapılan Kürt Konferansında herşeyin yeni bir anayasaya bağlanması tesadüf müdür? İşte talep onların talebi.

Şimdi bunu siyasi iktidarın, Cumhurbaşkanının bu şekilde topluma lanse etmesi mümkün mü? Şunu diyebilirler mi: “Efendim biz yeni anayasayı Türkiye Cumhuriyetini yıkmak, rejimi değiştirmek, yeni bir devlet kurmak, ülkeyi Türkiye Birleşik Devletlerine götürmek için istiyoruz diyebilirler mi? Diyemezler. Diyemedikleri için buna bir takım argümanlar bulmak zorundadırlar. O zaman lütfen bizi izleyenlerle beraber bu argümanlara bir bakalım. Ben başlıkları şöyle attım:

Bu argümanlar: Anayasanın anlamı, Başkanlık sisteminin genel yapısı, Parlamenter sistem ile olan çok kısa mukayesesi, Niye başkanlık sistemi istendiği.

Yeni bir anayasa argümanlarından ilki darbe anayasasından kurtulmak: Kulağa da çok güzel geliyor biliyor musunuz?

Birinci argüman; 80 darbesinin fikri mirasçısı ve uygulayıcısının ürünü olanların Türkiye’yi küresel emperyalizmin rotasına sokan darbe anayasasından kurtulma iddiası gülünçtür. Gene gayri milli olanların BOP eşbaşkanı olduğunu söyleyenlerin, milli bir anayasadan bahsetmesi gülünçtür.

Bu 82 darbe anayasası, nasıl bir darbe anayasası? Şu anlamda soruyorum; 82 Anayasasının 2/3’si, 176 maddenin 105’i değişmiştir. Bir çoğu Meclis tarafından, bütün partilerin katılımı ile mutabakatla (2004 yılındaki büyük değişiklik). Peki 2/3’si değişmiş olan bir anayasa, artık darbe anayasası ifadesini hak eder mi?

İkinci argüman; anayasanın ruhu meselesi. Biliyorsunuz, herhangi bir yurttaş bir işe girerken, özellikle kamu kurumuysa, savcılıktan temiz kağıdı isteniyor. Ne demek o? Bir adli sicili var mı, daha önce bir suç işlemiş mi, işlememiş mi? Basit bir işe girerken dahi isteniyor. O halde bunu şimdi uyarlayalım.  Darbe anayasasından kurtulmak isteyen siyasi iktidarın adli siciline bir bakalım. Bana temiz kağıdı getirmesi lazım. Peki bu siyasi iktidar, 13 senedir iktidardayken darbenin ürünü olan, darbecilerce yapılan hangi temel yasada değişiklik yaptılar ki bu insanlar ciddiye alınsın. Bakın temel yasalardan bahsediyorum. Bir sürü kanun yapılıyor, o değil. Darbenin damgasını ve özelliğini taşıyan yasalardan bahsediyorum. Seçim yasasını değiştirdiniz mi? Hayır. İnsanların iradesinin, seçmen tercihinin önüne bir duvar gibi çekilen, dolayısıyla seçmen iradesinin meclise tam olarak yansımasını engelleyen, insanların istediği partiye oy vermesini engelleyen seçim barajını kaldırdınız mı? Hayır.

Devam edelim. Lider sultasını ön gören siyasi partiler kanununda değişiklik yaptınız mı? Hayır.

Devam edelim. Örneğin 2911 sayılı, darbe döneminden kalan ve anayasaya aykırı olan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasında bir değişiklik yaptınız mı?

Darbe yasalarında, nitelikli çoğunluğa gerek olmadan, sadece iktidar çoğunluğuyla, çok kolaylıkla yapılabilecek hangi değişikliği yaptınız ki, darbe anayasasından kurtulma savını ben ciddiye alayım?

12 Eylülün en baskıcı, en karakteristik kurumu olan YÖK’ü (Yüksek Öğretim Kurumunu) 13 yıllık iktidarınızda değiştirmeyi hiç düşündünüz mü? Hayır. Ben şimdi nasıl inanayım? (İktidara gelirkenki programlarda vardı.) Temiz kağıdı getir diyorum. Bak şimdi adli sicil bozuk.

Bunlar, siyasi anlamda bu argümanların ne kadar yanlış ve ciddiye alınmaz olduğunu gösteriyor.

Daha demokratik bir anayasa ve ülke talebi: Ben soruyorum, bu mevcut anayasa ile, bunu iyi işletmek bakımından, hak ve özgürlükler lehine yorumlamak bakımından hangi demokratik uygulamaları  ve açılımları yaptınız ki, daha demokratik Türkiye ve anayasa talebinizi ciddiye alayım. Orada da ben yine adli siciline bakıyorum.

Mevcut anayasa hükümlerinde size, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullananlara gaz sık, gaza boğ, gözünü çıkar mı diyor, yoksa başka bir şey mi söylüyor?

Bu anayasanın 34. Maddesi; “Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız, saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına sahiptir” diyor. Ama sizin darbe döneminde çıkan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Anayasaya aykırı olan izin şartını getiriyor. Madem daha demokratik ülke istiyordunuz, zaten mevcut Anayasaya aykırı olan bu hükmü değiştirmek bir yana, tutup iç güvenlik paketi adı altında, daha da daraltan, bu anlamda bu hakkı kullanılamaz hale getiren, valilere baş savcı yetkisi veren bir iktidarın, daha demokratik bir Türkiye ve anayasa iddiasını nasıl ciddiye alacağız?

Paralelle kol kolayken, makul şüphe varken, bir anda ara bozulunca gelen saldırıları kendilerince göğüslemek için Şubatta kaldırıp, 5 ay sonra yerine aynısını getirmelerini nereye oturtacaksınız? Savcılar ve hakimleri tehdit etmeyi, yargının üzerine çullanmayı, daha demokratik bir Türkiye düşünen, nasıl izah edecek? Bütün bunlar gösteriyor ki, bu konuda da bu siyasi iktidarın adli sicili bozuk, ciddiye alınamaz.

1982 Anayasası dahi şu hükümlere uyulduğu ve uygulandığı taktirde bu durumdan çok daha farklı bir durum oluşur. Ama bu siyasi iktidarın bu anayasayla dahi bugüne kadarki antidemokratik, baskıcı, bütün hak ve özgürlükleri boğan uygulaması, yapacağını söylediği bu yeni anayasa bakımından da yeterli bir teminatsızlığı oluşturur. Daha bu anayasayla bütün bunları yapabilen bir iktidarın kendi yapacağı bir anayasanın nasıl olabileceğini herhalde hayal etmek için kahin olmak gerekmiyor.

Bir kere yeni sözcüğünün anlamını anlayalım. Diyelim ki bir masa var, masanın üzerinde bir örtü var. Bu örtüyü anayasa olarak düşünelim lütfen. Örtünün üzerinde yer alan bardaktı, tabaktı v.s. bunları da hükümler olarak görelim, anayasanın hükümleri. Ben desem ki; garson bey, şuraya bir şey döküldü, leke var, rica etsem bu örtüyü kaldırın, yeni bir örtü serin. Yeni bir örtü serebilmesi için bu örtüyü tümden kaldırması, kaldırırken de üzerinde ne var ne yok kaldırması gerekir. Yeni anayasa olabilmesi için tümden bu anayasanın ortadan kalkması gerekiyor. Kaldıramazsınız.  Niye kaldıramazsınız? Çünkü bu anayasada değiştirilemez hükümler var. Bu hükümleri aynen korursa o zaman yeni anayasadan bahsedilemez. Anayasa değişikliğinden söz edebilirsiniz.

Orada bir tehlikenin altını çizeyim. Herkesin şöyle bir söylemi var. ki, çok tehlikeli buluyorum. Muhalefet partileri de düşüyor bu tuzağa. Tuzak şu; bu anayasada ilk 3 madde hariç diğer bütün maddelerinde değişiklik yapabilirsiniz. İlk bakışta doğru gibi görünüyor. Yanlış. Niye biliyor musunuz? Şekli olarak ilk 3 maddeyi muhafaza ettik. Hatta değiştirilemez hükümlerle ilgili 4. madde de değiştirilemez doğal olarak. Çünkü bunların değiştirilemeyeceğini söyleyen maddenin kendisi evveliyetle değiştirilemez. Aksi halde 4. maddenin hükmünü “değiştirilebilir” diye değiştirirsiniz, böylece ilk 3 maddeyi de değiştirirsiniz.

Madde 3 demiyor mu üniter devlettir diye. Bu, burada şekli olarak kaldı. Diğer maddeleri değiştirdiğim için 27. maddeye federasyon yazdım. Ne olacak şimdi? Süs biberi gibi bu ilk 3 madde burada kalacak. 27. madde değiştirilebilir ya. Öyle değil. Doğrusunu verelim: Anayasada ilk 4 madde hariç ve ilk 3 maddenin fiili eylemli olarak içini boşaltmayacak şekilde değişiklik yapabilirsiniz. Anayasa Mahkemesinin de kararları bu yönde. Anayasa Mahkemesi şunu diyor: Sen diyor, görünürde değiştirilebilir bir maddeyi değiştirme üzerinden, aslında çaktırmadan değiştirilemez bir maddenin içini boşaltırsan, aslında şekli olarak olmasada maddeten değiştirilemez maddeyi değiştirmiş olursun. Şu kitabın yüzeyini değiştirilemez ilk 3 madde olarak düşünün, toprak parçası gibi, etrafında da çit olsun. Bu çit de 4. madde (Değiştiremezsin diyen, çitin içine giremezsin diyen). Ben buraya çiti aşıp girmesem, 50 m. öteden aşağı doğru bir tünel kazsam, kazıp kazıp çitin içinden yukarı çıksam ben şimdi buraya girmiş değil miyim? Çite hiç dokunmadım bile. Değiştirilebilir maddeyi bu şekilde değiştirmek, onun özünü boşaltmak işte budur.

Şunu anladık o zaman, yeni bir anayasanın asıl amacı, değiştirilemez ilk 4 maddeyi değiştirmek. Sorun niye bu 4 madde? Çünkü zaten bütün mesele, bu özyönetimdi, bölünmeydi, federasyondu, v.s., bütün bunların önündeki engel bu 4 madde.

Ben o zaman bir çağrıda bulunuyorum. Ben ve şu an temsil ettiğim kurum olan İstanbul Barosu, bu ülkenin, bu ulusun çıkarlarına aykırı olan her şeye büyük bir kararlılıkla hayır der. Muhalefetin yerinde ben olsam, denetimli serbestlik diye bir uygulama yaparım. Ben şimdi sana siyasal iktidar olarak 6 ay süre veriyorum. Bu 6 ayda; önce, bütün bu özgürlükleri kısıtlayan şeyleri bir temizleyelim. Yasayla yapılıyor. Biz de destek veririz. Kaldı ki bizim destek vermemize de gerek yok. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Anayasaya aykırı, aynen Anayasadaki gibi izin şartını kaldıralım. Bunları bir yapın, ondan sonra ben sizin niyetinizi ciddi olarak göreyim, demesi gerekmiyor mu? Burada bir başka şey devreye giriyor.

Yeni anayasanın amacı gördüğünüz gibi ortaya çıktı. Niye yeni bir anayasa? Kimin talebi olduğu da ortaya çıktı. O zaman ben çağrıyı şöyle yaparım; derim ki, eğer samimiyse siyasi iktidar, gerçekten oturup katkı vermemiz, tartışmamız için şunu talep etmek hakkım değil mi? Soyut olarak daha demokratik anayasa, Türkiye demek yerine, bize desinler ki (tabii ki bir çalışma yapmışlardır); anayasanın şu maddesi şu sebeple hak ve özgürlüklere aykırı, şu şekilde değiştirelim. “Devlet ormanları korur” diyor (olsa da korumuyor zaten). Diyebilir ki bu doğru bir madde değil, bunu şu şekilde değiştirelim. Hiç duydunuz mu? Siz birşeyde değişiklik yaparken somut olarak söylemez misiniz? İnsanlara ben derim ki, bu maddeyi ben şu açıdan sakıncalı görüyorum. Şu maddeyi değiştirmek istiyorum. Böyle bir şey de yok. Soyut olarak bir yeni anayasa. Burada bile foya ortaya çıkıyor. Hukuken niye yapılamaza gelmeden önce bunlar işin siyasi yönü. Burada muhalefet partileri, büyük bir tuzağa düşmüş durumda. Ne yaptıklarının farkında değiller.  Umarım farkında değillerdir. Aksi durum daha kötü. Hukuk dilinde “kasıt yoktur da taksir vardır”, “dikkatsizlik” ve “tedbirsizlik” vardır. Uyarıyorum.

Bir önermede bulunalım. Var sayalım ki, iki muhalefet partisi, CHP ve MHP masada yer almadı. Şu psikolojik harekata boyun eğmesinler; “Şu muhalefet partileri de herşeye hayır diyor.” Çıksınlar topluma, şu sebeplerle biz masaya oturmuyoruz. Kıyamet gibi argüman var. Biz milletin hayrına olmıyan hiç birşeyi meşrulaştırmayız ve masaya oturmayız. Şimdi yaptıkları şey çok vahim. Masada olmasalar iki alternatif kalıyor. Ya mevcut iktidardaki parti AKP tek başına yapmaya çalışacak, referanduma da götürse tek bir parti tarafından yapılmış bir parti anayasası olacak. İkinci olarak, ya da HDP ile beraber yapacak. O zaman da Türkiye’nin bölünmesi için çok ciddi talepleri olan partiyle iş birliği içinde yapmış olacak. İktidar için önemli olan muhalefet partilerinin ne söyleyeceği önemli değil, hiç dikkate almayacağı aşikar, onların şekline ihtiyacı var. Meşrulaştırmak istiyor. Oysa bu iki parti masada yer alınca şekli olarak şunu söyleme hakkına sahip. “Efendim, biz bütün siyasi partilerimizle birlikte çalıştık.”

İstanbul Barosu niye katkı vermiyor? Süreci meşrulaştırmamak için. Biz bir katkı versek, onlara gönderdiğimiz metinde “yapılamaz böyle bir şey” dahi desek,  şekli anlamda  katkı vermiş oluruz. Meşrulaştırmamak, onları bu niyetleriyle birlikte açıkta bırakmak gerekiyor.

Bu bölünme anayasası, rejimi değiştirme, devleti yıkıp yeni bir devlet kurma, Atatürk’e veda, 23 Cumhuriyetine veda anayasası.

Şimdi gelelim, salt hukuk meselesine. Soru şu: Acaba yeni bir anayasa çalışması hukuken yapılabilir mi? Şu anda oluşturulmuş olan Anayasa Uzlaşma Komisyonu, bırakın yasa dışı olmayı, anayasa dışı. Ciddi bir şey söylediğim. Gerekçelendireyim:

Bir-Anayasa sıradan bir yasa değil. 

Anayasa bir devletin yapısını, rejimini, omurgasını belirleyen bir toplumsal mutabakat veya beyan.

Her siyasi iktidar canı istediği zaman bunu değiştiremez. Niye rejim değişikliği? Saf hukuk olarak nedir? Ben o zaman soruyorum: Eğer siz bu çalışmanızın anayasadan kaynaklandığını söylüyorsanız, yeni bir anayasa yapabileceğinizi söylüyorsanız, bana anayasadaki dayanağını gösterin. Bunun anayasal karşılığını okuyorum. Bu anayasanın 6. maddesinde diyor ki; hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. 11. madde ne diyor;  Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. 6. maddeyi pekiştiriyor. Bana yeni bir anayasa yapmanın anayasal ve hukuki dayanağını gösterin. Anayasamızın 175. maddesi; anayasanın değiştirilmesi başlığı altında verilmiş: “Anayasanın değiştirilmesi TBMM  tam sayısının 1/3’ü tarafından...”

Meclisle ilgili olan yasama yetkisinde ne diyor? “Yasama yetkisi Türk milleti adına TBMM’nindir.” Millet egemenliği devretmiş olmuyor. 6. madde de “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyor.  Türk Milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliği devretmiyor, sadece geçici ve şartlı kullanımını devrediyor. Meclise verdiği tek yetki “yasama” yetkisi. Ama dikkat buyurun “anayasama” yetkisi yok. Yeni bir anayasa yapma yetkisi yok. Ne 7. Madde, ne 6. Madde, ne de 175. Maddede. O zaman ben soruyorum; hani hiç kimse kaynağını anayasadan  almayan yetkiyi kullanamazdı?  Göstersinler bakalım anayasada yeni bir anayasa yapma yetkisini. Yok. Olmayan bir yetkiyi kullanamazsınız. O zaman anayasa dışı olursunuz.

Muhalefet partilerine sesleniyorum. Şu anda oturdukları o masa, o komisyon, o süreç ve çalışma anayasa dışı. Bu kadar açık, bu kadar net. Bunu engelleyen 175. madde, 6. madde, 7. madde, 11. maddeyi dikkate alalım. Darbe anayasası. Bunları söyleyerek siz darbe anayasasını mı savunuyorsunuz? Hayır, ben halkın %92 oyla kabul ettiği anayasayı savunuyorum.

Eğer bu 175. madde, yani yeni bir anayasa yapma imkanı vermeyip sadece belirli şartlarla değiştirilmeye izin veren o madde eğer darbe anayasa hükmü olma sebebiyle gayri meşru ise, o zaman mantıken bu siyasi iktidarın 13 sene boyunca ülkeyi yönetmesini sağlayan maddeler de gayri meşru. Darbe anayasası sebebiyle gayri meşru görüyorsanız 175’i, bazı maddeleri meşru, bazı maddeleri gayri meşru olamayacağından, o zaman “bu siyasi iktidarın iktidara gelmesi ve yürütmesi ile ilgili bütün maddeler gayri meşrudur” mantıki sonucuna varılır. Bu iktidar da gayri meşrudur. Gayri meşru iktidara karşı da herkesin meşru hakları var demektir. Yok eğer iktidar bu anlamda meşru ise, aynı anayasanın hükümlerine göre hareket ettiğine göre, o gayri meşru dedikleri madde de meşrudur.

Başkanlık Sistemi:

Parlamenter sistem, aslında kuvvetler ayrılığına dayanmakla birlikte, kuvvetlerin iş birliğine dayanan bir sistemdir. Yanlış dile getiriliyor. Kuvvetler ayrılığı tamam, ama ayrı olan bu kuvvetler bir iş birliği içindedir. Uyum denebilir.  Oysa başkanlık sistemi kuvvetlerin sert ayrılığına dayanır. Ve bu sert ayrılıkta bir denge mekanizması gerekir.

Peki, niye başkanlık sistemi?

Başkanlık sisteminin parlamenter sistemden farkı şu; Parlamenter rejimde kuvvetlerin birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Hukukun üstünlüğü bakımından, yargı, kendisi de dahil, diğer kuvvetleri denetler. Kim adına? Siz, ben, herkes adına, millet adına. 9. madde söylüyor zaten. Oysa başkanlık sisteminde, yürütmenin diğer kuvvetler üzerinde baskınlığı vardır. Kendi içlerinde çelişiyorlar. Diyorlar ya, millet, millet iradesi. Yürütme millet değil ki. Yürütme başkanlık sisteminde yasamanın üzerindedir. Başkanlık rejimi bugün dünyanın tek bir ülkesinde uygulanmaktadır. Sadece ABD’de uygulanmaktadır. Başka uygulamaları olduğu söylenen Latin Amerika ve Afrika’dakilere de Başkancı sistem denir; ABD başkanlık sisteminden esinlenen, bu rejimin ön gördüğü kuvvetler ayrılığı ile bunun uygulamadan kaynaklanan özelliklerine uygun olmayan kişilerin, kişisel hırs ve iradelerini üstün tutan ve siyasi hayatı kendi tekeline almasına yol açan rejim türünü ifade eder.

ABD niye başkanlık rejimini uyguladı? Tarihsel bir kökeni var. Amerika başkanlık rejimi, İngiltere’de o dönemde uygulanan sınırlı monarşiden esinlenmiş. Amerika yasama kuvvetine duyduğu tepki sebebiyle, çünkü İngilizler (o zaman Amerika İngiltere’nin kolonisi) oralara asker gönderip bastırmaya çalışmayı, parlamentodan çıkan yasalarla yaptıkları için, yasamaya duydukları güvensizlik sebebiyle bu sistemi kurmuşlar.

Türkiye de tam tersi. Türkiye’de en can alıcı işgal döneminde, Milli Mücadelede, o buhranda, TBMM açıp meclis hükümetiyle beraber bu mücadeleyi yürüten bir ülke olarak, tarihsel anlamda meclis ve ona dayalı parlamenter sistem uygulanır.

Sistem tıkandı, kaos yaratıldı deniyor. Sistem tıkanmaz. Sistemi tıkayan ve o kaosu yaratan, bu Cumhurbaşkanı ve idare edenlerin anayasaya uygun davranmamaları ve anayasayı ihlal etmeleri.

Bu hayati bir mesele. Türkiye’yi bitirecek yeni anayasa saldırısına her yurtsever, her antiemperyalist, siyasi görüşü ne olursa olsun karşı çıkmalı. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren yurttaşlarıma sesleniyorum. Bir siyasi partiyi benimseyip ona oy vermek başka bir şey, ülkenin rejimini değiştirecek, devleti ortadan kaldıracak, ülkeyi bölecek birşeye evet demek ayrı bir şey.


Etiketler: Ümit Kocasakal - CHP - Kemalizm - kurtuluş - Kanal B - Özel Gümdem - Levent Yıldız - Çağdaş Ulusal Çizgi

Diğer SİYASET haberleri
Yorum Ekleyin
Üye Yorum
Gönder


FOTO GALERİ

Minik yazarlar, Atatürk`ü yazdı: Ben Seni Hiç Görmeden Sevdim

#

http://www.cagdasulusalcizgi.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright@cagdasulusalcizgi.com